banner27
17 Ekim 2017 Salı

Avrupa ve ABD'nin Çilekleri Sason'dan

Atilla Can ile "Dört Mevsim" romanı üzerine

23 Nisan 2014, 10:37
Atilla Can ile
Behcet Çiftçi

Son dönemlerde “DÖRT MEVSİM KAR” adlı romanıyla adından sıkça söz ettiren, birçok kesimden farklı tepkiler alan Atilla CAN, bu haftaki konuğumuz. Kendisiyle son romanı ve edebiyat dünyasındaki son gelişmeler üzerine konuşmak istedik. 

Neden “Dört Mevsim Kar?” ilk duyduğumuzda çok ilgi çekici gelmişti. Kitabınıza bu başlığı koyarken çok düşündünüz mü?
Hiç düşünmedim dersem yalan olur; çok düşündüm dersem de yine öyle. Çalışmalarıma özel bir ad bırakmak için öylesine çok özel zaman ayırmadım. İsmin, içeriğe uygun olarak bir mıknatıs gibi gelip yapışacağını düşünürüm. Bu isim ilk duyulduğunda hüznü çağrıştırıyor gibi; lakin eserle haşır neşir olduktan sonra yanıldığımızı anlarız ve bu yanılgı merakımızı daha da kamçılar. Dediğim gibi her şey spontane gelişti.

“Dört Mevsim Kar” aynı zamanda bir göç romanıdır diyebilir miyiz?
Sadece göç romanı demek ortaya çıkan ürüne haksızlık olur sanırım. Doğrudur göç var. Ama bu göç bilindik yanıyla sadece coğrafi bir değişiklik değil. İnsanlar göç ederken, aynı zamanda, farkında olmasak da biz bir iç yolculuğa, tarihsel bir seyahata sürükleniyoruz. Bilinçaltı sürekli bir akış halinde. Göç eden ve İstanbul özelinde bir kavşakta buluşan insanlar, sadece belli hadiselerle bir araya gelmiyor. O insanları farklı zaman dilimlerinde de olsa bir araya getiren ortak yazgılar var. Gidin bugün metropollere savaş, şiddet kaynaklı onca yıkıma, açlığa, çaresizliğe, ahlaksızlığa denk geldiğinizi göreceksiniz. Büyükşehirlerde aydınlar bir kimlik bunalımı yaşarken; taşradan yeni göç edenlerde kültürel şokun taze tesirleri her yönüyle görülür. Mutlu bir azınlık hariç, insanların büyük bir çoğunluğu, ortaya çıkan bu tablodan muzdarip. Yine kördüğüm haline gelen kimi olaylar silsilesi yer altı, yerüstü kaynaklarımızı tüketmekle kalmadı. Asıl hazine olduğunu düşündüğüm insanı yok etti. İnsan, bu toprakların ezelden beri en değerli sermayesi. İnsanın halen de öyle olduğunu düşünüyorum. İnsan hayatının birçok yıllar hiçleştirildiğine tanıklık ederiz. Dosteyevski’nin o çok değer verdiğim sözünü burada zikretmeden edemeyeceğim. Ne diyordu üstat: “Hayata yeniden başlasaydım, saniyelerin nabzını tutardım.” Bizler, bir yanımızla her gün ölürken, bir yanımızla da tükenmez umutlarımızla her gün, her an doğmaya; adeta yeniden dirilmeye çabalıyoruz. Hayatın, hayatımızın özeti bu olsa gerek. 

Biliyorum çok klasik bir soru ama neden yazmaya başladığınızı öğrenebilir miyim?
Aslında sıkça sorulan bir soru bu. Keşke bu cümleyi ters yüz edip, bacağından asıp, karşılaştığımız her insana; yazamayanlara, özellikle de yazmayanlara “neden yazmaya başlamadınız, en azından yazma denemesi yapmadınız?” diye sorabilseydik. Bir insanın bir şeyleri yazabilecek kadar düşünsel, estetik, duygusal bir doygunluğa ulaşması her açıdan umut verici, sevindirici bir gelişme. Yazının türü ne olursa olsun, her yazma edimi, uğraşısı bir iç yolculuktur. Zihinsel, duygusal, düşünsel bir terapidir. Yazarak bir yanlarımı tamir etmeye veya içimdeki yabanıl kuytulukları, fazlalıkları ayıklamaya, üzerimde biriken küfü, kiri, pası da atmaya çalışıyorum. Fazlalıklarımdan arındıkça da rahatladığımı, içine girdiğim, kurguladığım düşsel dünyada rahatça dolaşmaya başladığımı görüyorum.
Yazmak, bireyin bir anlamda aynı anda birkaç dünyada tanıdığı, tanımadığı birçok yaşantıyla, insanla, grupla hemhal olması demek. Bu yanıyla da yazarak, yazmaya koyularak bireyselleşen, hodbinleşen dünyamızda yaralarımıza merhem sürmeye başlıyoruz. Yazı çalışmalarının bana sunduğu diğer bir iyilik de yazı dili ile gündelik dil arasındaki paralellikleri daha bir anlamaya başlamamdır. Şöyle diyeyim size: 
Cümlemi biraz daha somutlaştırayım. Yazı dilindeki fazlalıkları, doğallığı, akışı bozan unsurlarla karşılaştığım zaman, hemen dönüp hayatıma, kurguladığım kahramanların iç dünyalarına bakıyorum. Yazıdaki gereksiz ekleri, kelimeleri, ahengi bozan sesleri kibarca dışarı buyur ettikten sonra görüntüler, anlatılar netliklerini acemice değil de çözünürlüklerini artırarak karşıma çıkmaya başlıyor. Görünen manzara karşısında ilk maçı kazanmanın iç rahatlığı, moraliyle yazı çalışmalarıma daha bir şevkle devam etmeye çalışıyorum. 
Yazın hayatına nasıl başladınız? Ne zaman yazmaya başladınız. Yazmanın belli bir yaşı var mı?
Yazın hayatına belki çok ilginç gelecek ama erken bir dönemde başladım. Sıra dışı bir ilgi, beklenti olacak daha ilkokul birinci sınıftayken öğretmenimin kızına duyduğum ilginin neticesi olacak, mektup yazmaya başladım. İlk yazı denememi böyleleikle gerçekleştirmeye başlamıştım. Çok magazinel olmasın ama mektubu “kendin pişir, kendin ye” misali, yine bir gün tütünler sulanırken akan giden suyu şırıltılarına yuvarladım. Şimdi sizlere normal sayılabilecek, benim için ise büyük bir inkişaf, kırılma sayılan bu hadiseyi niye anlattım? Genelde ilk yaptıklarımızı ve son yaptıklarımızı unutamayız. Araya sıkışan onca emeği, zamanı da çoğu zaman göremeyiz veya görmezlikten geliriz. İlk yazı tecrübelerime bu pencereden bakınca yaptığım işe daha bir değer veriyorum. 
Yazmak bu yönüyle karşılaşacağım korkulara, sığınabileceğim bir barınak olmuştu zamanla. Yazarak adeta kelimelerin, harflerin koruyuculuğuna içgüdüsel bir şekilde sığınmaya başlamıştım. Yazma uğraşısı için illa da özel bir sebep gerekmiyor elbette. Sıradan bir anı, rastlantısal bir olay, birey bizleri hiç ummadığımız, daha evvelinden görmediğimiz bir yanımızdan kıskıvrak yakalayabilir. Bizim için asıl kötüsü, bu anlarda birçok duygu yoğunluğuna, karmaşasına karşın, bunları akıtacağımız bir yatak bulamayışımızdır. Bırakın yatağa ulaşmayı, bu sancıları bertaraf edecek, dökecek yarıklar bulamamak, cinnet hali olsa gerek. Bana sorarsanız bu cinnet hali, ister şiirde, öyküde; isterse de romanda olsun en taze yaratıları, dili, çoğu zaman da beraberinde şuursuzca getirir. Böyle anları yazının olgunluk devreleri olarak görmekte bence pek bir sakınca olmasa gerek. 



İlk yazın çalışmaları genellikle şiirle olur. Roman yazmak bir cesaret işi değil mi?
Cesaretimizin derecesini tam ve sağlıklı verebilecek bir terazi şu ana kadar icat edilmedi. Türü ne olursa olsun yazmak elbette bir cesaret işidir. Yazıyor, karalıyorsanız birilerine diyecek bir şeyleriniz var demek ki. Sorunuza gelince neden şiir değil de roman. Şiir, çok kestirme anlatır hissedilenleri, anlatılmak istenenleri. Roman ise öyle değil. Durup durup gözümüze sokarcasına bir şeyleri anlatır durur. En kadim yaratılardan biri de şiirdir. Destanı, efsaneyi, halk hikayesini, romanı sıkın avucunuza şiir damlayacaktır. 
Şiir damlamayan edebi yaratıların hologramı düşüktür. Medeniyet basamaklarının çok öncesine, mağara duvarlarına gidelim. Elimize çekici alıp, duvarlarda çizili resimleri bozmaya çalışsak bile, ortaya çıkan toz bulutunda şiirin kokusunu alırız. Şiir, aslında aklımıza, hayalimize gelmeyecek her yerde. Şiir, bir anlamda hayatın ruhsal tansiyonu. Ruhsal depreşimler yaşadığımızda şiir yazarız; şiir yazmaya başladığımızda ruhsal depreşimlerimizin oranı artar. Şiirin vurgusu, ruhsal fay hatlarındaki kırılmaların şiddetini durmadan artırır. Romandaki şiirsel fon, kelimelerin, cümlelerin zamanla yaşayacağı olası tutuklukları, kireçlenmeleri önler. 

Romana geri dönersek, sizi bu romanı yazmaya iten özel bir sebep, tutku, acı oldu mu?
Olmaz olur mu? Elbette oldu. Hem bireysel, hem de toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik kırılmalar bir fay hattı gibi içimizde bir yerlere çöreklenerek, birçok şeyi ezdi geçti. Bu roman biraz da bu dönemlerin, kırılmaların inşası oldu benim için. Tabiki edebiyatın, sanatın gözüyle. Bilirsiniz fay hatları, kırılmaları yerin kilometrelerce altında yaşansa da asıl yıkımını yerin yüzeyinde gösterir. Bence toplumsal kırılmaların, travmaların en çok da toprağın yüzeyinde, toprakla daha içli dışlı insanları vurması bir tesadüf olmasa gerek. Birçok doğa felaketi geliyorum derken, bu tür kırılmalar ansızın başımıza çöreklenir. Aslında benim yazdıklarım, kahramanlarım sosyokültürel, ekonomik durumları bakımından bu tür felaketleri andırıyor. Doğal yaşamla, toplumsal yaşam birçok yönüyle örtüşüyor dersem yanlış olmasa gerek.

Roman yazmak mı gerekiyordu?
Bu biraz tercih meselesi. Çok iyi bir şiir de aynı ıstırabı, hassasiyeti dile getirebilir. Yazan kimselerin mizaçları, yaratı becerileri de önemli. Düzyazıyı seçmemde, düzyazının hem kolay hem de iç içe geçmiş olayları dile getirmekte sağladığı kolaylıklar etkili oldu diyebilirim. Wirginia Wolf’un “Sanatın Dar Köprüsü” adlı deneme yazısı sözüme ve sizin sorunuza nokta koyabilecek türden. “…düzyazı her yere girip çıkabilecek kadar alçak gönüllüdür; onun için hiçbir yere girilmeyecek kadar aşağılık, pis, sefil olamaz. Hem çok sabırlı hem de çok mülkiyetçidir. Uzun, yapışkan diliyle gerçeğin bütün küçük ayrıntılarını yalayıp yutar, sonra da bu ayrıntıları çok derin labirentlerde biriktirir; arkasında yalnızca mırıltıların, fısıltıların duyulabileceği kapıları sessizce dinler durur.” diyor. Şiir, o nazlı, hassas haliyle bunları yapamaz. Yapmaya kalksa zaten şiir olmaz. Başka bir şey olur. Olur mu? Ona da varın siz karar verin. 

Bunları dile getirirken ne tür hassasiyetler söz konusu oldu?
Öncelikle ele aldığım mevzuyla ilgili birçok sinema, tiyatro, roman, şiir çalışmasının olduğunu biliyordum. Tekrara düşmek benim için en büyük tehlikeydi diyebilirim. Benzer sahneleri, aynı bakış açıları, üslupla dile getirmek olsa olsa “havanda su dövmeye” benzeyebilirdi. Özellikle üslup üzerinde yoğunlaşmaya çalıştım. Her şey, göründüğü gibi yansıtılmamalıydı. Bunun için radyo imgesini; geçmişi, yaşanan ana taşıyan bir araç olarak yansıtmak istedim. Radyo, kimi yerleri de verdiği haberlerle saatli bir bomba gibi yaşanılan ortamlara düşüyor; dedeyi, bu bilge adamı rüyaların diliyle konuşturuyor. 
Kahramanlarım, Şark anlatılarında gösterilmek istendiği gibi kahramanca ölmek istemiyorlar. Cenap Şehabettin’ in dediği gibi güç olanı; yani kahramanca yaşamı seçerek ayakta kalmayı deniyorlar.

Dedenin rüyaları da önemli sayılabilecek bir hacimlikte yer tutuyor. Dedeyi her olumsuz hadisede rüyaların derinliklerine salan şey neydi?
“Rüyalar, kendimizi görebileceğimiz aynalar gibidirler. Saklı benliğimizi yansıtırlar, kendi doğamızın gerçek yüzünü açığa vururlar.” Diyor Sevil Kuzu. Gerçekten de öyle. Doğu anlatılarına bakın. Oldukça yüklü rüya anlatılarıyla karşılaşırsınız. Yaşanan hayat biraz daha yasa dışıdır. Rüyalar, bilinçaltında saklı duran nice korkuyu kendi dilleriyle gerçek hayata akıtmaya çalışıyor. İnanın, o rüyalar edebi eserleri, yazılanları bir sosyoloji, tarih kitabı olmaktan kurtarıyor. Yere çakılmak üzereyken son anda açılan, hayatımızı, yazınımızı kurtaran paraşütler gibi duruyor rüyalar. 
Kısacası, romanın diliyle anlatılmak istenenler gündelik dildeki bayağılıklarından uzaklaşıyor diyebilirim. Okuyucu gördüklerini, yaşadıklarını ikinci elden alma tekrarına, tuzağına düşmüyor. Bu arada dönemin ruhuna dokunuluyor. Romana, sözün burasında getirebileceğim en saygın, derinlikli yorum: “Yazara; yaşadığımız, yaşanmakta olan hayatın satır aralarına, enstantanelerine, kriminal bir merakla sorgulanması rahatlığını vermesidir.”
Çalışmanızda mitolojik unsurlara da gözümüz ilişti…
Doğrudur. Mitolojik unsurlar, yaşanan gerçekliklerin tıpkı bir sudaki kırılmaları gibi duruyor. Mitolojik her kare, bir sosyal trajediyi türlü şekilleriyle düşürür okurun ruhuna, dimağına. Kelimelerin, yine başka kelimeleri tesiriyle düşsel bir doğumu gibi. Kelimeler, yeni kelimeleri doğurmakla yetinmiyorlar sadece. Bir bakıma kokularıyla da türlü algılarını harekete geçiriyor okurun. Doğu ve Batı mitolojilerini çağrıştıran anlatılar, kavramlar yaşanan hadiselerle örtüşünce zamanın, mekânın varlığını ortadan kaldırıyor, yeryüzünün hangi enlemleri, boylamları arasında sıkışırsa sıkışsın okuru, insani duyarlılıklarda birleştiriyor. Bu çalışmanın benim için en keyif verici, ders çıkarılması gereken yanı da buydu diyebilirim.
Peki, bu duyarlılıklar ortak bir eyleme dönüşebiliyor mu?
Edebiyatın bu duyarlılıkları, okuyucuda ortak bir eyleme dönüştürme gibi bir gayesi olamaz. Ya da biraz kestirme söyleyeyim. Edebiyatın ne etik, ne de estetik böyle bir zorunluluğu yok. Edebiyat, sadece günceli, kendi kurgusuyla mutasyona uğratarak verir. Edebiyattaki gerçeklik biraz farazidir. Edebiyatın coğrafyası her ne kadar romanın içinde saklı gibi görünse de okuyucunun zihin haritasında, gönül coğrafyasında yer edinir. Suçluyu yakalama adalete teslim etme gibi bir zorunluluğu da yok edebiyatın. “Gündelik hayatta asılanlar, hırsız değil, yakalananlardır.” diyor bir Çek atasözü. Edebiyat, böyle bir tuzağa düşecek kadar kör, sağır, dilsiz değil zannedersem.


Ya İstanbul…
İstanbul bir kavşak noktası. Bir Türkiye profili olmasından ziyade, belki abartıyor olabilirim, insanlık profilidir. Romanda ele aldığım bu kısmın yorumunu okuyucuya bırakalım. Mayınlı bir tarla gibi de düşünebiliriz İstanbul’u. Bilirsiniz mayına bastığınızda bir tehlike yoktur, yani mayın patlamaz o anda. Mayın, ayağımızı bastığımız yerden çektiğimizde asıl gümbürtüsünü verir. Ben şimdi ayağımı bastığım bu yerden çekmek istemiyorum. Biraz tuhaf bir benzetme oldu gibi. Ama olsun her şey dört dörtlük yerine oturtma gibi bir mecburiyetimiz de yok. Nihayetinde yaptığımız iş, fazla da mühendislik gerektirmiyor. Herkes bağlamından, kendi hissesine düşen hayalleri, alabilir. Ayrıca hiçbir romancının anlatıları, mesir macunu gibi okuyucuların kafasına da düşmez, kapışılmaz. 

Psikiyatrist Sefkan’ın ağzından, aydınlara dönük kimi eleştiriler de dillendiriliyor. Bir zaman zaman zafiyet göstermesi sizce de bir çelişki değil mi?
Niye çelişki olsun ki? Kişi aydın sorumlulukları içinde, işinin, sosyal psikolojinin diplomalı bir bekçisi de olsa sonuçta günahları, sevaplarıyla bir insan. İnsanı bu yanıyla ele alıp, değerlendirmeliyiz. Biz Tanzimat’tan gelen klasik, ilkel roman anlayışını bir türlü atamadık kalemimizden. İyileri hep iyi, kötüleri hep kötü gösterdik. Sefkan, ne kadar idealist fikirlerle donatılırsa donatılsın, sistemin çarkları arasında bir dişli olarak görev ifa etmeye başladıktan sonra o anki sürece ayak uyduruyor ister istemez. Yalnız kimi çelişkiler, içindeki huzursuzluklar yakasını bırakmıyor bir türlü. Aydın kimliği, yaşadığı evrene, insanlığa karşı sorumlulukları, geçmişe, kendi kültürüne duyduğu özlem her hastasıyla karşılaştığında içinde gömülü olduğunu sandığı bir yerlerini farklı yerleriyle kanatıyor.

Aşk da var…
Aşk olmaz olur mu? Aşk, her cümlenin yüklemi, motor gücü. Bir deniz altı gibi romanın derinliklerinde salınıp duruyor. Zaman zaman suyun yüzeyine çıkan deniz altılar gibi kendini daha belirgin orta yere çıkarıyor.
Aşkın tabiatla, tarihle orantısal bir anlatımı var gibi.
Aslında yok. Öyle zannediliyor. Aşkın hiçbir kalıba, renge, kimliğe sığdırılamayacağını düşünüyorum. Aşkın saf ve yabanıl bir hali var. Kuytu, tenha, balta girmemiş bir orman gibidir aşk. Hali hazırda yaşadığımız aşkların düşler ülkesinde, fanteziden öteye geçemediğini düşünüyorum. Bir bakıma polyanacılık yaparak hem kendimizi hem de karşımızdakileri kandırıyoruz. Kendi kuytu derinliklerine inemeyen bireylerin aşkı yaşadıklarını düşünmeleri, bir yanılsamadan ibarettir. Ben bu duyguları yolculuklarda değişik tabiat dekorları eşliğinde dini motiflerle de örerek vermek istedim. Ne kadar başarılı olduğumun veya olmadığımın cevabını okuyucu verecek.
“Bu evren sistemindeki galaksiler, kimi aralar topaç gibi gelirdi ona. Evrenin, her şeyi yutan kara delikleri de tanrının bir giz olarak yarattığı insanlara benziyordu. Evrenin bilinmezlikleri çözülürse, insan da çözümlenebilir, insan çözümlenebilirse evrenin belirsizlikleri önündeki en büyük engeller de kalkmış olacaktı. Çünkü insan çoğu yerde bir kara deliği andırıyordu; aşkları, ihanetleri, yalnızlıkları, ihtiraslarıyla.
Tanrı, insanlara yol gösterici olarak yeryüzüne indirdiği son kitabında da “Elif, Lam, m…” biçiminde en açık sözleriyle bir bilinmezliğe, muammaya da işaret ediyordu. Koca evren sisteminin insan aklıyla çözümlenemeyeceğini, kimi gizlerinin kendisinde saklı durması gerektiğini, her şeyi bildiğini iddia eden insana, ufacık bir soruyu da çözemeyeceğini, anlatır gibiydi.” Romandan alıntıladığım bu sözler gibi mi? 
Aşkı anlatan son bölüm. Öncesi de var bu sözlerin. Tamamını doğal olarak buraya sığdıramayacağımızı biliyorum.Sözün özü aslında burada yatıyor. Bütün anlatılar, yaşananlar bir tarafa; insan, o çok güvendiği aklına, hırslarına rağmen yaşamın, tanrının büyüklüğü, azameti karşısında bir bakıma zavallı kalıyor. Aşkları da öyle.
Eşya, kişinin eşyayla ilintisi, özellikle Berfin’deki bir karede beni candan yakaladı.

Ayna hadisesi mi?
Evet… 
Ayna ile zaman, ayna ile insanın değişen ruh hali… Bence çok şey ifade ediyordu bu satırlar.
Onu bilemeyeceğim. En doğru kararı önce zaman, ardından okuyucu verecek.
Önce okuyucu, ardından zaman desek…
Okuyucunun yeni çıkan birini sindirebilmesi için zamanın belli aralıklarla açılması gerekir, bir pergel misali. Kendimde orta halli bir okuyucu olduğum için, bu sözlerimi bu hislerimin refakatinde söylüyorum.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz.
Asıl ben teşekkür ediyorum…

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV