banner27
22 Eylül 2017 Cuma

Avrupa ve ABD'nin Çilekleri Sason'dan

Eski Sason'a Yolculuk - I

Atilla Can'dan akıcı bir Sason yazısı...

06 Mayıs 2014 Salı 20:14
Eski Sason'a Yolculuk - I

        Aslında resimlerden ya da hayalimdeki fotoğraflardan yola çıkmıştım. Birkaç fedaiyi bir araya getirip, toprağı, insanı, yalçın kayalıklarıyla bir kez daha keşfedilmeyi bekleyen Mıntıka-i Memnu’ya doğru yola çıktık. Belki onlarca fetihten sonra bizimkisi bir anlamda gönüllere bir kez daha ulaşma arzusuydu. Bir güzelliğe hangi istikametten bakarsanız bakın aynı albeniliğini, cazibesini göstermekten imtina göstermez. Bir yılan kıvraklığında uzanan yollar, asırların cenderesinde kaç insanı, kervanı boğdu bilinmez. Ya da kaç insana dolambaçlı da olsa mutluluğun yollarını armağan etti? Marğe’ye doğru uzanan aracımız suya dalan bir insanın maharetiyle az sonra derin bir nefes alırcasına gözlerini Ayn Kebire’de yani büyük çeşmede açıyor. Neden büyük çeşme deme ihtiyacı duyuldu bilinmez. Belki de dağların vanası, kıştan arta kalan kar sularıyla sonuna dek açıldı ondandır. Zihnimi meşgul eden suallerin taarruzuna daha ilk adımdayken uğruyorum. Hayra mı şerre mi yoracağımı anlayamadım. Hiçbir şey demeden kocaman tahtların kurulduğu deredeki her yaştan, özellikle liseli gençlerin neşelerine tanıklık ediyorum. İnsanın tek başına bir güzellik taşıyamayacağına ya da en güzel bitkinin, manzaranın insansız bir anlam ifade etmeyeceğine bir kez daha iman edercesine tanıklık ediyorum. Kocaman çınar ağaçlarının yapraklarını semaya kaldırmaları ilk başta dikkatimi celbediyor. Ya rabbi bu asude saatlerin ruhunu daim kıl der gibiler. Tabiat kendi lisanınca tekmil ufuklara feveranlarını sunadursunlar kısa bir atıştırmanın, dinlenmenin ardından su şırıltıları arasında kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

       Az öncesine kadar secdeye kapanırcasına indiğimiz yollar bu sefer de kıyama kalkmışçasına dağların, göklerin doruklarına tırmanıyor, ara sıra zorlanan arabamızın uğultuları bu tabii diyalogu bozuyordu. Yukarılara tırmandıkça hemen solumuza düşen derenin derinliği, uzaklığı o derece artıyor. Yaklaşık üç dört kilometrelik bir tırmanıştan sonra, çift kollu akan Ayn Ras’taki şelalenin düzlüğüne varıyoruz. Düzlük diyorum, sahiden de yol alan yolculara mola fırsatı vermek maksadıyla kudretli bir el tarafından özene bezene yaratıldığı hemen kendini fark ettiriyor. Saniyelerin nabzının tutulmaya başlandığı yeşilliklerden, sulak, bakir alanlardaki düzlüklerde molamız sona erdi ve tırmanışımız kaldığı yerden devam etti. Rehberimiz teyze oğlum Adnan dışarı taşan, adeta yola başlarını uzatan sivri taşları işaret edince şaşkınlığımız bir derece daha arttı.


Yine Ayn Ras’taydık. İşaret ettiğ mezar taşları asırlar evvelinden buralara göç eden ilk Müslüman ahaliye aitti. Vaktiyle Ermeni, diyarı olarak bilinen yere ilk Müslümanlar gelmişti ve neredesiniz, neden halimizi hatırımızı soran en azından dualarını esirgeyen bunca yabancı var der gibilerdi. Bir anlamda unutuluşa isyan eder gibi duruyorlardı. Yola, güneye, bir anlamda İslami usullere göre defnedilen kemikler bu unutuluşa başkaldırırcasına gelen geçen yabancılardan umut dileniyorlardı. Yaşananların sahiciliğini test etmek istercesine önleri acemice kapatıldığı hemen belli olan taşları kaldırıp, merakımızı gidermek istedik. Her şey ayan beyan hiçbir izahata gereksinim göstermeden ortalık yerde duruyordu. Kaç beden bir avuç kemik yığını biçiminde sıra sıra dizilmişti? Aşkları, ihanetleri, köy kavgaları, yalnızlıklarıyla kaç insan bu dünyadaki tecridi, unutulmuşluğu yaşıyordu? Anlamak elbette güç değildi. İnsan dediğimiz bu saydıklarım, belki de sayamadığım, bu kısa yazıya sığamayacak kadar görkemliydi. Tarihe bir kez daha başka ellerce tanıklık etmenin hicabı, acemiliğiyle ellerimiz deklanşörlere uzandı.


Birilerinin bildiği cümleleri, acıları, yaraları başka merhemlerle onarmanın telaşı mıydı, neydi? Kısa, bir bakıma uzun bir yolculuğa çıkmıştık. Saatler olağan akışlarını kesmiş, kendi yörüngelerinde birkaç tur atmışlardı. İçimizde bir karabasan gibi çöreklenmişlerdi. Geçmişe hangi adresten nasıl bir yolcuğa çıkmalıydık. Yokuş yukarı çıkarken tam tersine umutsuzlukların, unutulmuşlukların o kör, kahreden dehlizlerine durmadan yuvarlanıyor, bir yanlarımızı kanatıyorduk. Güçlü olmaktan, yaşanan anı, bu projektörün soluk ışığı altında aydınlatmak durumundaydık. Öyle de yaptık. Saklı anılardan, acılardan, yokluklardan bir tutam alarak tırmanışımıza kaldığımız yerden devam ettik. Hiçbir şey olduğu gibi görünmüyordu. Veya göründüğü gibi olmuyordu. Kelimeler, gündelik yaşamdaki bütün anlamlarından soyunup, bambaşka formlara bürünüyorlardı. Ölülere tesadüf etmenin ardından yaşayanlara denk gelmeye başladık Xarbağ’a varmadan.

Önceleri çocuklara denk geldik. Her satırı, ayrıntıyı soluya soluya yolumuza devam etmeliydik. Ölülerin makûs talihsizliğinden sonra çocukların aynı görüntüleriyle karşılaştık. Aslında hiçbir şey artık bizleri şaşırtmamaya başlamıştı. Çocukları görünce çocuklara, o koca deryadaki yaban hayatını bozacak cinsteki kornamızla selam veriyoruz ve hiç beklemediğimiz bir biçimde karşılık buluyoruz. Üç çocuk daha hiçbir şey diyemeden esas duruşa geçip asker selamı ile sözsüz olarak bize karşılık veriyorlar. Aracımız hemen durup acemice bunun nedenini öğrenmeye çalışıyorum. Belli ki ben de çok acemiyim. Çocukların o diri yüzlerinde şaşkınlık, korku peyda oluyor. İlk sözüm bizim asker olmadığımız oluyor. Adlarını, nereye gittiklerini sorarak, ortaya yayılan ağır havayı dağıtmak istedim. Neyse ki çocuklar içtenliksiz bir gülümsemeyle bizlere karşılık vermeye başlıyorlar.

      Birkaç yüz metre aralıktan sonra diğer bir çocuk grubuna daha tesadüf ediyoruz. İçimden büyükler nerede? Sorusu geçiyor. Nerede olabilirler? Ya kasabaya inmiş günlük hâsılatı devşirmenin peşine düşmüşler ya da hastane koridorlarında bir yakınlarını iyileştirmenin telaşındalar diye düşündüm. İkinci çocuk grubuna da bu sefer kornayı yankılandırmadan durarak selam veriyoruz. Şaşkınlığımıza oldukça kibar bir İstanbul Türkçesiyle az büyük olan karşılık veriyor. Hatırıma birden Refik Halit Karay’ın gurbet ellerde İstanbul Türkçesiyle konuşan çocuğu, hikâyesi takılıyor. Merakımı gizleyemeden, biraz da acemilikle bu dağ başlarında güzel Türkçeyi nasıl öğrenebildin? Diye soruyorum. “İstanbul’dan geldim” biçiminde karşılık alıyorum. Soruların ardı arkası kesilmiyor. İlkokulun birkaç yılını okuduktan sonra koca metropolü bırakıp, koca dağların merhametine sığınan çocuğun saflığı, trajedisini arkamızda bırakarak devam ediyoruz.

      Hov platosunun, yaylasının hemen dibine bütün rahatlığıyla kurulu Goğ’a varmak üzereyiz. Yetişkinlere denk gelmeye başlıyoruz. Her yetişkin biraz da koca bir kabristanmışçasına acılarını yüreğine gömer gibi görünüyor. Arkada kalan on yılların omuzlarına bindirdiği doğal vazifelerden, yüklerden suratların biraz endişeli odlunu anlamak pek de zor olmuyor. Teneke barakalı köy bakkalının önünde durup, kısa bir soluk almak en büyük ümidimiz. Öyle de oluyor. Hemen birkaç yetişkin rehberimiz Adnan’ın yanına gelerek hal hatır soruyorlar. Bu arada çok geciktirmeden kendimizi tanıtmak ihtiyacını hissdip, gözlerdeki meraklı bakışları gidermek istiyoruz. Az sonra araçla son durağına geldiğimiz köyün hemen tepesine kurulan Hov platosuna yaya tırmanmanın heyecanı kasıklarımızı titretmeye başlıyor.

Yazı: Atilla Can

Sasun.org

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV