banner27
19 Kasım 2018 Pazartesi

Sason'un İlkçağ Tarihi

Pirekûrt’ten Kızlal’a Doğa Yürüyüşü

Bir doğa yürüyüşü öyküsü...

13 Nisan 2018 Cuma 21:05
Pirekûrt’ten Kızlal’a Doğa Yürüyüşü


İnsanın öyküsünü anlatırken “Önce ne vardı?” diye başlamalı söze. Sahi önce ne vardı? İşte bu soru yaratıldığı günden beri kafasını kurcalamış insanoğlunun. Belki de kurcalamamış, sadece biz abartıyoruz. Bu abartı kimi zaman mitlerin, kimi zaman ise kutsal metinlerin konusu olmuş binlerce yıl...  Kutsal kitaplar, insanların inaçlarını etkileyince eski inançlar da mitlere dönüşüvermiş hemen. 
Yazı ve Fotoğraf: Behcet Çiftçi
Toprak ananın yeşil rengin altında kuraklıktan çatlamaya başladığı Nisan'ın sekizinde, kutsal kitaplarda Adem ile Havva'nın kovulduğu Eden bahçesinde yahut Tanrı Marduk’un Tiamat'ı parçalayıp sırtından yarattığı dağlarda ve gözlerinden yarattığı Dicle’nin kaynağında bir gezintiye çıkalım dedik arkadaşlarımızla.  Kutsal kitaplara mı, mitlere mi inanalım? İkisi de biraz abartmış gerçekleri sanki...  

 

Altmış bin yıl öncesindeki insanın öyküsünden geriye kalan izlerin peşinde biraz tarih, biraz da mitlerle mavi ve yeşilin bir arada olduğu geçmişe de bir yolculuk oldu bizimkisi... Hassuni Mağaraları, Hallan Çemi, Asur kaya yerleşimleri, Xarabajar (Erzen), Malabadi Köprüsü, Pirekûrt, Rabat kalesi, Hivde ile Zilan ziyareti ve daha sayamadığım niceleri...

Pirekûrt yakınlarındaki kayalıklarda aparatif bir kahvaltıyla başlayan gün, sabahın ilk esintisiyle yüzlerde parlayan güneşle yürüyüşün oldukça çetin geçeceğinin ilk işaretini veriyor. Kayalıklarda herkes birşeylerle uğraşırken bende uzaklardaki Dahlike köyünün baraja yansımasıyla Hallan Çemi'nin tarihine dalıyorum.


  
Halan Çemi höyüğü ve Mereto'daki yayla evleri

Dünya'nın şimdilik bilinen en eski köyü dersem belki de abartığımı düşüneceksiniz. Bu gerçek maalesef baraj sularının altına gömülmüş durumda.  Hassuni'deki mağara adamlarının onüçbin yıl önce Hallan Çemi'de dünyanın ilk köyünü kuranlarla akraba olduğundan hiç şüphem yok. Tıpkı günümüzdeki bu coğrafya insanıyla akraba oldukları gibi. Hallan Çemi insanı, kültürüyle halen aramızda. Onüçbin yıl önce de yuvarlak taş evlerinin girişine avladıkları hayvanların boynuzlarını asıyorlardı, yakın zamanımıza kadar da bu gelenek devam ediyordu. Hallan Çemi'deki taştan yapılmış yuvarlak evlerin benzerlerine Meretonun yamaçlarındaki yayla evlerine ilk rastladığımda çok şaşırmıştım. 

Hallan Çemi, insanlık tarihinde yeni bir sayfa açtı. Çünkü en eski yerleşik topluluklarına Ürdün Levante bölgesinde rastlanılmıştı. Hallan Çemi ise daha eskiydi ve insanların tarımla yerleşik hayata geçtiği olgusunu yerle bir ediyordu. Onlar yerleşik avcı toplayıcı topluluklardı, hatta yıl içinde çok fazla üredikleri için domuzu evcilleştirme teşebbüsünde de bulunmuşlardı. Evlerinin girişlerine hayvanların boynuzlarını asıyor, dere kenarlarında balık avlıyor, yabani baklagiller ve kabuklu yemişleri toplayarak geçimini sağlıyordu. 


 


Uykulu gözler, baraj suyu altında kaybolan Pirekûrt'ü ararken, Dündar da  gençlik yıllarından kalma köprüyle ilgili hatırladığı anılarını eğlenceli bir şekilde başlıyor anlatmaya. Gülüşmeler eşliğinde Xwêşe köyünde Selhaddin’in evine gidip su takviyesi yaptıktan sonra adımlar hızlanıyor. 

Köyün kenarından vadiye doğru inerken manzarayı izlemek için yüksekçe bir tepeye çıkıyoruz önce. Kimileri ağacın gölgesinde soluklanırken, kimileri fotoğraf çekiyor, kimileriyse bir an önce sosyal medyayı durumundan haberdar etmeye çalışıyor. Toplu fotoğraf çekiminden sonra vadi boyunca uzanan patikaya doğru yol alıyoruz. Kadınlı erkekli gruba bakıp 20 km civarında yürüyebileceklerine kanaat getiremeyen Selhaddin'in yolu kısaltma girişimine ben engel oluyorum. Pirekûrt'ü ve köyü arkamızda bırakarak vadi boyunca baraj suyu kenarından ilerliyoruz.


 
Baraj yapılmadan önce ve baraj suları çekildikten sonra Pirekûrt

Su kenarı boyunca uzanan patikada Xale Ahmet'in sesi kulaklarımda yankılanmaya başlıyor. Pirekûrt'u, Şeyh Said'i, Emine Ahmed'i, Bekiranları, kanla beslenen coğrafyadaki katliamları yaşına rağmen hayran kaldığım bir hazıfa ile paylaşmıştı hatırladıklarını bizimle yıllar önce. 

Pirekûrt yani Kısa köprü... Yapımı ile ilgili şöyle bir efsane anlatılır: "Malabadi köprüsünü yapan usta, taş getirmesi için çırağını görevlendirir. Çırak, taşları her gün dolambaçlı bir yoldan götürmek zorunda kalınca yolunu kısaltmak için getirdiği taşların bir kısmı ile Sason çayı üzerinde iki kayanın birbirine en yakın olduğu yerde yeni bir köprü yapar. Çırağın aralıklarla ortada kaybolmasından şüphelenen Usta, bir gün onu takip ederek yeni bir köprü inşa ettiğini görür. Çırağının yeteneğini kıskanan Usta, köprünün temel taşlarından birini oynatarak çırağına bir tuzak kurar. Bir yandan Malabadi için taşları taşıyan Çırak, bir yandan da kendi köprüsünü inşa eder. Ustasının tuzağından haberi olmadan köprünün taşlarını yerleştirirken eli taşın altında sakat kalır. Böylece köprü bitmeden bu şekilde yarıda kalır ve yüzlerce yıl bölgedeki insanların kullandığı bir köprü haline gelir." Yöredekiler aynı zamanda köprüyü "Qetle fılla" olarak bilir. 1915 olaylarında Ermenilerin katledildiği köprü olarak hafızalarda derin iz bırakır. Pirekûrt, günümüzde ise bazen su altında, bazen de günyüzüne çıkarak yıllara meydan okumaya devam ediyor.


 

Dedim ya bu gezinti biraz da geçmişe doğru... Sıcak  artıkça güneş kremiyle yüzü beyaza dönen arkadaşlar birbirine bakıp bakıp gülerken, bir taraftanda güneşe dayanamayan  bazı vücutlar mızmızlanmaya başlıyor daha yolun dörte birini yürümeden. Sıcak etkisini gösterdikçe sohbetlerde yaz mevsiminin daha da çekilmez olacağı kaygısı ön plana çıkıyor. Kurak geçen bir yılın sonunda otlar şimdiden kurumaya başlamış bile.

Su kenarında maviyle olan yolculuğumuz biraz serin esinti için vadinin sırtlarındaki ağaçlı alana doğru son buluyor. Bu sefer de yeşille sussuz bir yolculuk başlıyor. Yanında yeteri kadar su almayanların gözleri, su içen diğer arkadaşlara takılı kalıyor. Daha önceki yürüyüşlerde damlaları paylaşma deneyimi edinen arkadaşlar, petlerinde kalan suyun yarısını paylaşmada bir kusur görmüyor. 

Uzaklardan yüksekçe bir tepede hem dinlenmek, hem de çevreyi izlemek için birkaç ağacın gölgesine dağılıyoruz. Bir ağacın çevresinde bir metre civarında yükselen duvar dikkat çekiyor. Xwêşa köyünden bizle gelen arkadaşlar, buranın  "Zîyarete Kêr û Lala" olduğunu söylüyor. Yöre insanı, kutsal kabul edilen bu ziyarette bırakılan sağır ve dilsizlerin iyileştiğine inanıyor.


 

Batman Köprüsü veya Malabadi...  Su birikintisinin yükseldiği duvarın önünde Malabadi köprüsü bulunuyor. Batman isminin 50 yıllık olduğuna inananlara inat daha 1654 yılında Batman Irmağı ve Batman Köprüsü'nden bahsediyor Evliya Çelebi... Köprünün altında bulunan iki oda, köprüden geçen kişilerden vergi alan görevlilerin yeri. Meyyafarikin (Silvan) tarafından gelenlerden Mafarkin Beyi, Hazzo (Kozluk) tarafından gelenlerden de  Hazzo beyleri vergi alırdı. Güneydoğu Toroslardan gelen üç derenin birleştiği yere yakın yapılmıştı Batman köprüsü.  

Sason, Kulp ve Zore çaylarının birleştiği yarımada ve çevresi aynı zamanda açıkhava müzesi gibi. Uzaklarda dağların başladığı yüksek bir kaya üzerinde gözüken Rabat kalesi, İbnü'l Ezrak'ın eserinde bahsettiği Mervani hükümdarı Nassrudevle'nin Sanasunaların (Sasunluların) yağma hareketinin önlemek amacıyla yaptığı kaleleri hatırlatıyor. Mervanilerin, Eyyubilerin yıllarca hüküm sürdüğü coğrafyada bıraktığı eserler, resmi tarih doğrultusunda ya görmezden gelinmiş veya Artuklulara maledilmiş durumda.  

Uzun uzun soluklandığımız tepede son sularımızı da tükettikten sonra Kızlal köyüne doğru tempolu bir yürüyüşe başlıyoruz. Muhterem, köyde halasının olduğunu ve herkesin kendisine dayı dediğini mutlu mutlu anlatmaya başlıyor. Köydekilerle iletişime geçip çay hazırlamalarını istiyoruz Muhterem'den. Su ve çaya ulaşmanın umuduyla hızlanan adımlar, dayıdan daha fazlasını buluyor köyün misafirperverliğinde. Köyde dinlendikten sonra Kevire Kul yani delikli taşa doğru, Zore deresinin olduğu tarafa yürüyoruz. Yorgun düşen bir kaç arkadaş sonradan pişman olacağını bilmeden köyde kalmayı tercih ediyor. 


 

Yoldan sola doğru buğday tarlalarının arasında önde gidenler kaybolmaya başladıkça en arkada fotoğraf çekmeye dalmış olan Esra ve arkadaşlarını yolunu şaşırmaması için patikanın başında uzun süre bekliyorum. Onlarda uzaktan belirmeye başlayınca hızlı bir şekilde öndeki gruba yetişiyoruz. Önümüzde uzanan tarlalar bittikten sonra kayaların ardından masmavi bir manzara beliriyor. Kayaların arasındaki taşların üzerlerinde milyonlarca yıllık fosiller hemen göze çarpıyor. Taşların üzerinde seke seke su kenarına vardığımızda daha önceden doğal kaya barınağı şeklindeki deliklitaş yani "Kevire Devkul"e varıyoruz. Sanırım yürüyüşünün en güzel kısmı burası oluyor. Gün boyu ter içinde yürümenin ayaklara verdiği sızı, kayalarda harika bir manzara ve serin bir esinti ile kendini huzura bırakıyor.

 


Dicle ve Dicle'nin kolları insanlığın yol haritasında her zaman önceliği olan bir coğrafya olmuş. Birkaç yıldır Dicle vadisi ve kollarında yaptığım gezintilerde karşılaştığım kalıntılar, buradaki insanların varlığını Paleolitik dönemlere kadar götürüyor. Silvan, Kulp ve Sason arasında da yüzlerce kaya barınağının kalıntıları günümüze kadar varlığını devam ettirmiş. Muhtemelen Kızlal’daki delikli taşı ve civardaki kaya barınaklarını Hassuni, Hallan çemi ve Çayönü'ndeki insanların torunları kullanmış.

Sason, Kulp, Silvan üçgenindeki bu kaya yerleşimlerinin son halini 2500 yıl öncesinde Asurlar zamanında aldığı tahmin ediliyor. Bu kaya yerleşimlerinden birine de Zore kanyonu üzerinde rastlamıştım.  Asur – Urartu çatışmalarının yoğunlaştığı dönemlerde yani M.Ö 1500 ile 700 yılları arasında Asurlar, Mezopotamya'nın kuzeyinde ovanın bittiği dağlık bölgede birçok sınır karakolu inşa ediyor. 

 
Zore kanyanundaki Piye kela ve kanyonun devamındaki Deliklitaş

Deliklitaşın arasında uzanan masmavi suda yüzmemek için kendimi zor tutarken Fadıl abinin sen atlarsan ikincisi ben olurum lafıyla gaza geliyorum. Biz yüzerken diğerlerinin bizi izleyeceği düşüncesiyle yüzmekten vazgeçerken Fadıl abi ve Barış hızlarını alamayarak yakınlarda buldukları bir sal ile suya açılıyorlar.

Herkes bir tarafa dağılmış yorgunluğunu giderirken yavaş yavaş yola koyulmanın vakti geliyor. Tarla kenarlarında köye doğru sıcağın etkisini kaybetmesiyle yüzler gülerken  günün sonunda sürüyü sağ salim eve götüren çoban misali yüzümde bir tebessüm yayılırken kavalı çalamadığıma hayıflanarak en arkada bir ıslık çalarak minibüsün olduğu yere ulaşıyoruz. 

 

Herkes minibüse binerken sahipsiz bir çanta dikkatimi çekiyor ve sahibini arıyorum. Mesut’un çantası ama kendisi ortalıkta yok. Gideceğimiz yoldan yürüdüğünü sanarak yanlış yola girmiş olan Mesut'u almak için minibüsle köy yoluna giriyoruz. Batmaya hazırlanan güneşin sarı ışınları karşıdan gelen Mesut’un mahçup mahçup gülümseyen yüzünü aydınlatıyor.

Günahkar Meleklerin Çocuklarının ülkesinden Anu'nun, İştar'ın, Marduk'un, Şamaş'ın Tanrılar ülkesine gerçek ile mitler arasında betona doğru yol alırken minibüste yayılan ezgilerle gün kendini tatlı bir yorgunluk ile karanlığın içine bırakıyor. 

Sasun.org

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    YAZARLAR Tümü
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV