banner27
23 Temmuz 2017 Pazar

Avrupa ve ABD'nin Çilekleri Sason'dan

Eski Sason'a Yolculuk - II

12 Mayıs 2014, 17:15
Eski Sason'a Yolculuk - II
Atilla Can

        Saçağın altına sığınmışçasına yukarılarda, az sonra aşmayı düşündüğümüz yamaçları seyre dalıyorum. Yamaçlar, suretinde beliren irili ufaklı çıkıntılar, kaya tomurcuklarıyla bütün yükü taşımaya hazır görünüyordu. Kısa bir dinlenme molası vermemiz gerekince de soluğu teyzem Famiyelerin evinde alıyoruz. Yayla havasının sersemleştirdiği teyzemiz belli ki bizi bekliyordu. Hiçbir şaşırma emaresi görmememiz bu iddiamızı güçlendirdi. Az buçuk yaylandığı yerden büyük bir özgüvenle ayağa kalkarak kapıya doğru, yanımıza seğirtti. Yılların çökertemediği, rehin alamadığı teyzemiz, söze önceki günden miras kalan hastalığından, yorgunluğundan bahsetti.

        Açık pencere pervazlarında içeri girmekte pek de acemi görünmeyen rüzgâr, bütün maharetleriyle ciğerlerimize doluyordu. Kısa da olsa üstümüze başımıza sinen yorgunluk alametleri, bu rahatlık neticesinde kısa bir uykuya davetiye çıkarmıştı. Öyle de oldu. Ben, Dilaver abi, Nihat ve teyzemin bize refakat eden oğlu Adnan dağınık bilyeler gibi sağa sola yayıldık. Aramızdan en uyanığı Nihat olsa gerek, doğada beliren doğallığı, teyzenin aralıksız, pek de uykusuz bir hali andırmayan aralıksız konuşmalarındaki doğallıkla bütünleştirip tarihten, geleneklerden bahse girişiyor. Arada bir ağırlaşan göz kapaklarımızı kaldırıp koyu demli sohbete göz daldırıyoruz. Her şey aynı surette seyrine devam ediyor. Çaylar yudumlandıktan sonra asli vazifelerimizi anımsayıp, yerimizden hiçbir söz söylemeden kalkıyoruz. Çantalarımızı sırtladıktan sonra kendimizi bir anda kapının önünde buluverdik.

 

       Nabuhan üzerinden çıkacaktık. Rehberlerimize Adnan’ın yanı sıra jeoloji mühendisi olan kardeşi o andan itibaren eşlik etmeye başlıyor. “Jeoloji” kelimesi takılıyor aklıma en başlarda. Yer bilimi demek. Yerin altıyla ilgilenen bilim… Çok şey çağrıştırıyor bende. En değerli madenler, bunların türlerini araştıran bir bilim. Ben en değerli madenin, onca güzelliği alın terleri, inançlarıyla serip, ortadan fani bir biçimde ayrılan insanlar olarak görüyorum ve hepsi de bıraktıklarıyla anlaşılmayı, anlatılmayı bekliyor. Zihnimi bir hallaç pamuğuna çeviren düşüncelerden sıyrılmak için “yerin altı da üstü de kendince güzellikleri barındırıyor.” deyip geçiştiriyorum. Ne de olsa yol uzak, daha gidecek, görecek nice yerler var.

 Yeni rehberimiz bir tazı cihetinde taştan taşa atlayarak, aramızdaki mesafeyi açıyor. Arada uyma çabalarımızın neticesi olarak, altımızda kayan toprakları, çakılları görüp kendimize geliyoruz. Eriyen karların köpürttüğü suların hemen yanı başına gidiyoruz. Yani Nabuhan’a. Suların kendi lisanınca asırlardır aktığını anımsayıp, bir şeyler fısıldayıp fısıldamadıklarını tetkik etmeye çabalıyorum. Var, bir şeyler var. Bundan eminim. Ne dendiğini anlayabilmek maksadıyla sağımda, solumda uçuşan kelebeklere, yanı başımızdaki kertenkelelere kulak kabartıyorum. Her bir canlı akşama nevalesini yetiştirmek üzere çabalayan insanları hatırlatıyor. Aceleden ne dendiğini anlayamadan aramızda açılan mesafeleri kapatmak cihetiyle adımlıyorum ki! O da nesi? Bir uğur böceği “hoş geldiniz?” dercesine ellerimin ta üstüne konup, ön ayaklarıyla bir yerlerini temizlemenin, belki de güzel görünmenin telaşına düşüyor. Hiç kıpırdamadan bir kez daha duruyorum. Durmak, mesafelerin artması demek. Hafif üfleyerek, kanatlarına hava boşluğu yaratmış olacağım ki pırrrrr… diye uçuverdi. Buluşmanın ertesinde bir elvedaya daha tanıklık ediyordum. Olsun o asli yerine, çiçeklere, ağaçlara doğru yolculuğa çıkmıştı.

       Birden aklıma envai türdeki nebatatın, hayvanatın hüküm sürdüğü, hadsiz taamların buyur edildiği dağlarda her şeyin tek başına hükmünü yaşayıp, yaşamadığı fikri geldi. Az önce havalanan uğur böceğinin rüzgarı aklıma getirdi tüm bu fikirleri. Aynı türden karıncaların, arıların hep beraber ortak bir geleceğe yollandığını, çabaladığını bilirdim de diğer canlıların bu birlikteliklerine şahitlik edemezdim doğrusu. İnsan türünü de kıskandıracak cihette paylaşımlar, mutluluklar zuhur ediyordu canlılar aleminde. İnsan, kendisine bahşedilen ulvi yanlarıyla, en çok da aklıyla tüm bunları görmezlikten gelebiliyordu. Yorgunluğun tavan ettiği bir kaya parçasının üzerinde ilk molamızı verdik. Muharebeden galip çıkan komutanların haklı gururlarını andıran bir mutluluk halesi yüzlerimizde gezinmeye başladı. aslında önümüzdeki tepeleri değil, yıllardır bizlere bu coğrafyayı yasaklı hale getiren acımasızlıklara karşıydı zaferimiz. Bir bakıma acıları ezip, mutlulukların doruğuna tırmanmıştık. “İzm”lerin kutsallaştırıldığı sanal dünyadan çıkıp, insanın özüne doğru adımlıyorduk. Meğerse en değerli varlıkmış insan denen özne. Birkaç fotoğraf denemesi ardından terleri soğutmadan yola çıkmalar. Gerçi ayağımızı bastığımız topraklarda acıların soğutulmamasına gayret edilmişti de hadi neyse!

        O eşsiz hükmüyle Mereto başını dağların, beyazlıklarla örülü yamaçların ardından uzatıp bizleri selamlıyor. Arda onlarca kilometrelere tekabül eden uzaklıklara aldırmadan el sallıyorum. Aynı şekilde yanıt aldığıma inanıyorum. Yamaçların azalan eğiminde tam bir düzene kavuşan nefeslerimiz bizlere konuşma fırsatı yakalatıyor. Ufuklarda, beyaz gelinlikleriyle bulutları başına dolayan Mereto’ya doğru ilerliyoruz. Yolculuğun ona çıkmayacağını elbette biliyorum ama ona doğru gitmek yine de heyecanlandırıyor insanı. Aklıma birden kaplumbağa ile karıncanın ayrı ayrı hikayesi geliyor. Ben sizlere onları birbirine dolamadan kendi lisanımca anlatmaya çalışayım.

        Birincisi niyetle alakalı karıncanın hikayesi. Hz İbrahim dağlar ebadında yangınlara atılırken karınca ağzında bir katre su ile ateşi söndürmeye yollanır. Görenlerde taaccüp vuku bulunca da en azından niyetinin belli olmasını istediğini belirtir. Yani safını belli ettirmek ister.

      İkincisi ise kaplumbağa ile ilgili. O da niyet anlatır bir bakıma. Hacca gitmek üzere yola koyulur bu sefer de. görenler bu davranışını hayretle yorumlarlar. “Aslında gitmesine gidebilirim de şu yolumun üstünde bir köy var. O köydeki veletler beni ters çevirmese…” diye tamamlar sözünü. Yola koyularak bir yanıyla karıncayı bir yanıyla da kaplumbağayı anımsatmıştık zannımca. Niyetimizi ve kararlılığımızı ortaya koymuştuk. Dağların artık ölümlerle, kardeş kavgalarıyla anılmasına rıza göstermeyecektik. En azından bir tutam ateşi tutuşturup, aydınlığı peyda edip başkalarının ellerinde büyütecektik. “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır.” dememiş miydi İslam peygamberi? O halde bizleri konuşan şeytanlara döndüren realiteler nelerdi? Yoldaki bir taşı bile kaldırmanın sevap sayıldığı bir kültürde her gün neden onlarca cenazeyi kaldırır olduk? Yürürken kendi kendime soruyorum. Yanıtımı tam olarak alamsam da.

       Üst üste taşların yığdırıldığı kümelere denk geliyoruz. Nedenini soramadan Çetin bize bunların “kail taşları” olduğunu söylüyor. Tam Mereto’ya karşı üst üste dizilmiş taşlar, Mereto’nun küçük bir silueti gibi duruyor. Buraya yılın belli dönemlerinde gelen köylüler, bolluk, bereketi artırsın diye dileklerde bulunurlarmış. İşlerinin Mereto kadar bolluk, bereket getirmesi için yakınır dururlarmış. Şamanist inançlar geliyor aklıma. İslami formlara büründürülmüş inançlar, gelenekler… Olsun diyorum yine de. Gelenek var ya! Şehirlerde kapitalizmin esir ettiği ruhlardansa böylesi daha iyi. Tüketim mabetlerinde ömür tüketmektense yükseltilerde bir amaç uğruna taş dizmek daha iyi. Bolluk, bereket getirir mi bilmem ama insanlar bu inancın umuduyla da olsa yaşamayı seçmişler.

       Sırada “mor mağara” var. İsmini ilk duyduğumda şaşkınlığımı gizleyememiştim. Mağara durduk yerde neden morarsın ki? Cehaletime en çok da ben şaşırıyorum. Sular, kayaların özellikleri, rüzgâr ve daha bilmem nice şey bu sonucu doğuramaz mı? Elbette doğurur. Olsun bana en çok da hikâyesi lazım. Tam Hov platosuna hâkim bir noktadan iki gözü açılmışçasına bakan mağara kovukları zamanında bağrında barındırdığı eşkiyaların, aşıkların, kaçakların hikayesine dayanamayıp bu hallere gelmiş.”

       Bir kaya parçasını bile bu hallere düşüren acımasız gerçeklikler insanlarda neden en ufak bir sızı yaratmaz?” diye sormadan edemiyorum. İçine sokuluyorum. Sahiden de morarmış oyuklardan suların sızmakta olduğunu görüyorum. Gözyaşları mı ne? Tam anlayamadan yolumuza devam ediyoruz. Bir sonraki istikametimiz “Ayn Gevro”… Yine doğal bir kaynak suyu.        Yeşilliklerin içinde gömülmüş, dibinden köpürttüğü sularıyla bütün susuzluğumuzu gideriyoruz. Bir yılan kıvraklığında uzanan suların başlarında başı boş bırakılmış yılkı atları çarpıyor gözümüze. Atlara doğru hamle yapınca, aradaki onca mesafeye karşın hareketliliği sezip metrelerce uzağa yaylanıyorlar. Saat öğleden sonrasına denk geliyor. Getirdiğimiz nevaleleri önümüze serip büyük iştiha ile yemeye koyuluyoruz. Bundan sonraki kalkış, başka bir güzergâhtan dönüş yolculuğu olacak.   

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV