banner27
22 Eylül 2017 Cuma

Avrupa ve ABD'nin Çilekleri Sason'dan

Eski Sason'a Yolculuk - IV

25 Haziran 2014, 22:16
Eski Sason'a Yolculuk - IV
Atilla Can

       KANDİL, HAZO KALELERİ…

       Nereden bakarsanız bakın, Mereto sanki bir yerlerden beyaz gerdanlıklarıyla boynunu uzatmış size bakıyor sanısına kapılırsınız. Bir sonraki yolculuğumuz bir zamanlar Sason’a bağlı Hazo nahiyesi olarak adlandırılan Kozluk… Uzaklardan bizlere eşlik eden misafirlerimiz var elbette. İlk durağımız doğal olarak Ayn Kebire; yani büyük çeşme denen yer. Birkaç kilometre yukarısında rahat nefes alabileceğimiz, görüş mesafesi yüksek münhani noktalarını da görünce tez elden aşağılara inmek icap etti. Kendimizle alıkoyduğumuz misafirlerimiz ne de olsa saatler sonra başka güzergâhlara yol alacaklar. Kahvaltı faslını Ayn Kebire’de ifa ettikten sonra Kozluk’a gelmek hâsıl oldu. Bu sefer de rehber cihetinde yanımızda Dilaver abimiz var. Ne de olsa Kozluk’tan evlenip, yarı resmi de olsa oraların manevi kütüğüne işlendi. Öyle deyip rehberimizin kollarına kendimizi sağ salim bıraktık. Bir de ne görelim! Kaynım Mehdi’nin dükkânına uğrayıp, kayın babamın elini öpüp helallik isteyeyim demez mi! Aman Allah’ım ta uzaklardan gelen misafirlerimizin sayılı dakikalarını kapalı dört duvar arasında mı geçireceğiz? Dediğim dedik… Bizler de mecburen isteğini yerine getirmek durumunda kaldık.

       Kaynının dükkânının hemen karşısında oturan ihtiyar heyetinin liderliğini yapar görünümündeki yaşlı amcanın yanına yollandık en evvel. Birkaç tokalaşmaların ardından kayın babası başta damadına, sonra da yabancı olan bizlere: “Bunları çıkaramadım.” Biçiminde karşılık verdi. Şaşkınlığımız bir kat daha arttı. Abimin kaynı olanlara pek de aldırış etmeden, soğukkanlılıkla “Dilaver damadın, bu da kardeşi. Bunlar da misafirleri…” cevabını yapıştırdı. Alzhaımer hastalığı koca bir belleği rehin almıştı. Mazide kalan bir dostu hatırlarcasına yaşlı amcanın yüz çizgilerinden bir merhamet damarı aşağılara doğru süzüldü. Gözlerdeki belirsiz ifade de birden göçmüş, sevgi halleri üzerimize yollanmaya başlamıştı. Büyük bir kriz atlatılmışçasına rahatladık.

      Kozluk’a gelinir de kalesine çıkılmaz mı? Mustafa Kemal’in taarruzunu hatırlatan bir ses tonuyla olmasa da “Ayaklar, ilk hedefimiz Hazo kalesidir!” Tabana kuvvet deyip yokuşları arşınlamaya çalıştık. Yukarılara çıkınca zaman tünelini yarıp yüzyıllar geriye gidiyor sanısına kapıldık. Bu denli tarihi bir yapının sahipsizliğine, içler acısı haline, kaderine terk edilmişliğine yandım bittim. Kale, keşke dile gelse de bağrında biriktirdiği bir tutam küfrü, kadrini, kıymetini bilmeyenlere savursa! Ah nerde o günler! Cerrahi, kötü bir estetik ameliyattan çıkmışçasına can çekişiyordu kale. Belli ki kadim zamanlarda ille de yaşayacağım diye bir güzele söz vermiş. Yoksa bunca unutuluşa, acıya, bağrının kazmalarla delinmesine nasıl dayanırdı? Hemen alt tarafında belki kendiyle yaşıt Norşin çayına kendini bırakır, toz buz ederdi. Yaşamak ona da cazip gelmiş olmalı.

      “Zamanın efendisi benim. Zaman, bende donup kaldı” dercesine duran kale, hemen alt tarafında Norşin çayına uzanan derin yükseltisiyle baş döndürecek cinstendi. Dilaver abimin büyük kaynı kalenin uçurum tarafına bakan yerde gizli bir barınağın olduğunu dillendirdi. “İki odalı, iki kapılı yer” olarak adlandırılan yere ürkerek de olsa vardık. Bir de benim bir kereliğine de olsa indiğim yerde çok değil üç beş sene evvel bir ailenin uzun yıllar yaşadığını duyuyorum. Aklıma ebeveynlerden çok, çoluk çocukları var mıydı? Sorusu takılıyor. Varsa uçurum kenarlarında mı oynuyorlardı? Olamaz diyorum. Çok çok çocuklar hele emekleme devresindeyken o diyar terk edilmiştir” diyorum.

   

      Dört bir köşeden bir terzi maharetiyle boyunu posunu ölçtüğümüz kaleden, en azından göbek bağının kesildiği yerden ayrılma vaktinin geldiğini düşündük. Sırada tarihi minaresiyle gözlerimizi kamaştıran, bin yüzlerde inşa edilen İbrahim Bey camisi var. Aynı unutulmuşluğa orada da tesadüf ediyoruz. Caminin avlusundaki mezarlığa, namı diğer hazireye takılıyor bakışlarımız. Muhtemelen İbrahim beyin soyundan kimseler olmalı. Baki olan hiçbir canlı yok.

      Misafirlerimizin yola çıkma vakitlerinin geldiğini düşünerek vedalaşıyoruz. Sonraki durak yine ayakkabı dükkânı oluyor. Saatler öğleden sonrasını gösteriyor. Kaledeyken tesirini daha bir hissettiren güneş sahiden de üzerimize bütün yorgunluğunu, sıcaklığını geçirivermiş. O, yanmaya harcadığı enerjinin, çabanın hıncını bizden çıkarır gibi duruyordu. Biraz da kabahati kendimizde buldum dersem adaleti kısmen temin etmiş olacağım. Kaleye, günün sıkıcılığı atma niyetiyle çıkan gençlerin sunduğu soğuk ikramlar, çokça hoşumuza gitmiş, aldatıcı bir tesir yaratmış olmalı ki zamanın boyunu oldukça uzattık. Nihayetinde bu da yorgunluk olarak miras kaldı.

       Temiz hava, yıllarca özgürce gezememenin getirdiği sıkıntılardan olsa gerek Kandil Kalesine gitmekte, en azından oraları görmekte karar kılıyoruz. Sora sora Bağdat da bulunurdu ya! Gerçi Amerika oraları bombalayarak tanınamaz, bulunamaz hale getirdi de hadi neyse buna şimdi değinmeyeceğim. Kale Mengik köyünün hemen yamaçlarına düşüyormuş. Daragoze, Mışrite köylerinin yolu üzerinde bir yerlerde. Bu arazilere gelince uzak, yakın tarihli özellikle olumsuz anlatılar ya da anılar canlanıverir belleklerde. Mışrite 2009’da tam da bir 24 Nisan günü karakolda görevli Ermeni Er Sevag’ın birçok şüpheleri üzerinde taşıyan ölümüyle hatırlanıyor daha çok. Yerinden, yurdundan sürülen bir halkın torunu nefret suçlarından birine maruz bırakılıyordu… Gerçekler er veya geç bir yarık bulup temiz deryalara akacak. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Anadolu uygarlıklarının, topraklarının böyle bir masumiyet karinesi var.

       Sorduk ve nihayetinde koca bir kaya kütlesinin dağları delercesine sivrildiğini gördük. Kandil kalesi denen yer burası olmalı. “Kandil”in Ermenice bir kelime olduğunu ve aynı dilde türkülerin olduğunu öğreniyorum. Yer isimleri halkların belleğinde en çok acılarla kodlandığı için mi böyle bir ezgiye ihtiyaç duyuldu onu bilemeyeceğim. Ama bir yan(g)ının bu gerçeklikleri çağrıştırdığını söyleyebilirim. Tamam da sivri bir kaya kütlesini andıran bu yükseltinin neresinden çıkmalı? Birbirimize aynı sualleri yöneltiyoruz. Önceleri az eğimli, ağaçlıklı yerleri çıkmaya başlıyoruz. Bir insan izinden eser olsa da içimizi yiyip bitiren şüphe kurtlarını dağıtabilsek! Yukarılardan kadınlı, erkekli dört beş köylünün inmekte olduğunu görüyoruz. Derin bir oh çekiyoruz. Yabancı ve şaşkın olduğumuzu fark eden köylülerin en gencinin yüzünde hafif bir tebessüm dalgası nüksediyor. Olsun diyorum kendi kendime. İşi gurura vurup, kavga mı edeceğim? Hem deplasmanda hiç olmaz böyle bir şey. Bir maça birkaç sıfırla başlamak gibi bir şey olur. Kaleyi arkadan dolanmamızı, sivri yamaçlara asla tevessül etmememizi salık veriyorlar. Tamam da arkayı nereye kadar dolanmalı? Neyse, teşekkür edip tabana kuvvet gittikçe keskinleşen eğime meydan okuyoruz. Dilaver abi, biraz da kilolarından yakınarak atmaya başlıyor her adımını. Derken ter akıntılarına dayanamayıp tişörtünü çıkarmaya başlıyor. Ya da olası bir ter baskınına karşı tedbirleri erkenden alıyor. Sel baskınına uğradıktan sonra tedbirleri yeni yeni almaya başlayan yerel yöneticilerimize istemeden de olsa bir ders veriyor. Eee… Bütün kanunlar, mevzuatlar, yönetmelikler hep birilerinin ya da toplumların tecrübeleri sonucunda teşekkül etmiyor mu?

       Sağdan soldan bulduğumuz asalarımızla tırmanışı denildiği gibi kaleyi dolanarak zirvede tamamlamak istiyoruz. Kayalarda sek sek oynayan keklikler misali tırmanan Dilaver abinin fazla kilolarından yakınmasına karşın gösterdiği performans en büyük moral kaynağım oluyor ve bir süre sonra ben de tüy gibi hafif hissetmeye başlıyorum kendimi. Az ilerde olduğum için tırmandığımız yükseltinin ardını en evvel ben görüyorum. Aman Allah’ım! O da nesi? Tırmandığımız yerin hemen arkası yüzde yüz eğimli yüzlerce metrelik bir uçuruma açılmaz mı? Hem de kayalık. Baldırlarımın titrediğini duyumsuyorum. Sadece “Gelme!” dediğimi anımsıyorum. Kala kala birkaç metrenin hesabını gayri iradi tutmaya başlıyorum şaşkın bir biçimde.

      “Neden gelmeyeyim?” diye safça bir karşılık alıyorum. Korkudan, şaşkınlıktan mıdır bilinmez kahkahayı basıyor, anormal duygular yaşadığımı hemen fark ettiriyor ve o an zar zor çıktığımız yükseltiden nasıl ineceğimizi kara kara düşünmeye başlıyorum. Çıktığımız nokta en iyimser baktığım yer. Kesinlikle bir sabunu andıran kayalık bölgeden bir daha inemeyeceğimizi çok iyi biliyorum. Üstelik az bir zaman sonra gün de devrilecek. Başka bir rengin hükümranlığı başlayacak. 

Dert veren Allah, çaresini de verirmiş düşünen dimağlara. İki yanı uçuruma açılan yerlerden inemeyeceğimiz malum. En iyisi eğimin azaldığı sırttan bir anlamda emekleyerek, enlemesine inmek… Öyle de yapıyoruz. Arkamdan birkaç patinaji, ay, of! Nidaları gelse de nihayetinde kendimizi sağ salim bir arazi parçasına atabildik. Ufak çizikler mi? Onlar da kalenin imzası cihetinde kollarımızdaki yerini günlerce aldı.

 

 

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV