banner27
23 Temmuz 2018 Pazartesi

Sason'un İlkçağ Tarihi

Eski Sason'a Yolculuk - V

29 Ocak 2018, 18:22
Eski Sason'a Yolculuk - V
Atilla Can

 Yolculuk düşüyor belleklerimize. Ana rahmine göç mü bilemeyeceğim? Bilemediğim bir şeyler en ufak bir tatili Mereto’nun eteklerine doğru sürüyor. Dağların engin gizemi mi onun da yanıtını veremeyeceğim. Eski Sason’a diye başlayan yolculuk, bu seferle İlk Sason’a Bozıkan’a doğru seyir alıyor. Yani bir öncekiler asıl sefere ön hazırlık, talim olarak kabul edilmişti nazarımızda. Günler öncesinden bir mayısa denk getireceğimizi kararlaştırdığımız seyahat, hava tahminlerindeki belirsizlikler nedeniyle muayyen bir hal alamamıştı. Hazırlıklara başlayıp, sonrasında kara bulutların bereketli sağanağıyla hayal kırıklığına uğramak istememiştik. Her şeyi ama her şeyi, tüm umutlarımızı, nevaleyi hatta önceki tecrübelerimizden miras kalan yedek elbise, ayak kabı tedarikini de aynı sabaha, yolculuk saatlerine ayarlamıştık.

       Yol gider, biz gidemeyiz veyahut da biz gitmek isteriz yol ayak direr. Her ne hikmetse işte! Garip, anlaşılmaz bir hal… bu sefer çoluk çocuk, bir ayak direyerek, belki de sürünerek başlıyor yolculuğumuz. Biraz da sürprizlere açık bir yolculuk… Bozıkan! İlk hedefiniz ileri! Deyip benim başkumandanlığımda yolculuğa atılıyoruz sırtlanlar misali. Aslına bakarsanız bende nüvelerini veren cesaretin kaybolmasını istemeyerek, biraz da kaybolur endişesiyle o an peyda olan ruhu korumak istemiştim. Eh! Meyvelerini almadım da değil. En küçüğümüz belki dokuzlarda, ne bileyim onlarda Serhat çocukça ki sahiden çocuk, zat-ı alilerinin liderliğinde bu sefere devam ediyoruz. Günlerdir yağıp, yağmama arasında epeydir bocalayan gökyüzü, suretini hafif karartıyor. Eyvah! Demeden edemiyoruz. Ya sağanak bana mısın demeden, günlerdir biriken kararsızlığı, öfkeyi üzerimize boca ederse? Adımlarımız bir yerlerden aldıkları talimatlarla geniş ağaç kovuklarına, ne bileyim kaya saçaklarına doğru yollanıyor.

 

      Kendi kimliklerimiz, iradelerimiz dışında bambaşka itkilerin tahakkümü altına giriyoruz. Gökyüzü peyderpey kızgınlığını mı desem, krallığını mı bilemeyeceğim bağırış, çağırışlarını durup, dinlenmeden sürdürmekteydi. Düşe kalka asırlardır çivilendiği yerde milim kıpırdamadığı her halinden maruf, biraz da göksel bir kırgınlıkla yana doğru gelişimini sürdüren, belki de tamamlayıp, son nefesini vermekte olan koca çınar ağacının taze kolları arasında soluklanıyoruz. Orada da yalnız olduğumuzu çok geçmeden belliyoruz. Envai türde kuş, kertenkele, tavşan dört bir yana kaçışmıştı. Her biri bizim gibi tırsıp mı oralara sığınmıştı bilinmez. Misafirliğimizden hoşnut kalmamış olacaklar ki ilk andan sağa sola kaçışmayı görev bilmişlerdi. Garipsenmiş, anlaşılmamış, en kötüsü de kendi türdeşlerimizle yalnız bırakılmıştık. Gerçi sırt sırta verseydik dahi iki çift laf edemeyecektik. Olsun tenlerimizin, bakışlarımızın sıcaklığı türleri, dilleri hükümsüz kılabilecekti. Sason’un insandan da eski, kadim mahlûkatları, kendi yönetimlerinin hüküm sürdüğü kuytuluklara, derinliklere çoktandır yol almışlardı.

       Arada bir başımızı kocaman kütüklerin altından uzatıp, koyuluğunu henüz kaybetmeyen yukarılara bakıyoruz. Tık yok, en azından hayra yoracağımız bir emare bulamıyoruz. Zaman her şeyin en etkili ilacı… Karşı bayırlarda ağaçlar el sallar gibi oluyor. Yapraklar kulaklarımızın dibinde alkış çalarcasına, bana mısın demeyen rüzgarın varlığını her daim hatırlatmaktaydılar. Tabiat kendi lisanınca terennüm etmekte hiçbir beis görmüyordu. Sadece ağaçlar mıydı sahnede olanlar. Elbette ki kocaman hayır! Yirmi, otuz metre aşağılarımızda akıp, gitmekte olan dere de yağmurun ikram ettiği taze sularla günlerce hasret kaldığı coşkunluğun temsilini sunmakta sabırsızlanıyordu anlaşılan. Farklı tabiat harikalarının gocunmadan çıkardığı kalabalığın yanında suskunluğumuz anlaşılmaz bir şeydi doğrusu. O her yerde kökünü kazıdığımız nebatatın, derelerin, hayvanatın müsebbibi insan soyunun temsilcileriydik o arazi parçalarında. İnsan teknoloji aletleriyle süslenmediği vakit ne denli silik olabiliyordu. Yaşayarak, korkarak öğreniyorduk. Bu itkilerin dayanılmaz tazyiki altında artık ne olacaksa olsun hasebinden ayağa fırlayıp, bu arada nefesim yettiğince, kocaman bir nara patlattım. Ne dediğimi ben de anlamamıştım da hadi neyse, bozguna vermek icap etmezdi. Serde erkeklik var ne de olsa. Harakiriyi andıran çılgınlığım, saçaklara sığınmış gurebaya şevk vermiş olacak ki birer, ikişer, ıslanmayı göze alarak yanıma vardılar. Islanmaksa ıslanmak, yanmaksa yanmak… En kötü yürüyüşün, sonrası hesaplanamayan bir durgunluktan, belirsizlikten evla olduğunun bilincindeydik. Gökler, son çırpınışımızdan belli ki etkilenmişler, soluklarını kesmiş, hafif tıkırtılarla yetinir olmuşlardı. Diplerinde gezindiğimiz patikayı çok geçmeden bitirmiştik. Düz yol sağlı, sollu ağaçların ve nereden süzüldüğü bilinmeyen derenin yol göstericiliğinde Bozıkan köyüne doğru uzanıyordu. Dağlar, vanaları infilak etmişçesine bağırlarına sığmayan suları, bayır aşağı yolluyorlardı.

 

       Tek tük insanlara tesadüf etmeye başladık. İlk yağmurun ardından ağaçların yaprakları daha mı taze olur veyahut da ağaçlar daha çok mu yaprak üretir bilemeyeceğim, yaşlıca bir amca, üzerinde askeri kamuflajı, omuzuna dayadığı …………………….. ile belirdi. Köye en azından çok uzak olmadığımızı ayrımsamıştık. Şehirli oldukları, civar köylerden olmadıkları her hallerinden muayyen bizlerin varlığı amcayı şaşırtmıştı anlaşılan. Topluluğun tek erkek ve de yetişkin üyesiyle; yani benimle kısa bir selamlaşmanın akabinde sohbete girişti. Neyi sorabileceğini tahmin ederek, cevapları çok az yanılgı payı bırakarak, zihnimde sıralamıştım. Sahiden de sorular sıralarını çok az sapmalarla hedefine, bana ulaşmıştı. “Sasonluyuz, Batman’da oturuyoruz, burada aslında tanıdığımız yok, rastgele çıkıp geldik…” sırasını ve de cevaplarını çok az ıskalayan sorular… Son bir selam verip, vedalaşıyoruz. Yerleşim yerlerine yaklaştığımızı sağlı, sollu yamaçlarda bir tarzan misali makilere asılan keçilerden anlıyoruz iyice. Çok geçmeden, belki de tabiatın en süslü, anlamlı yaratıkları olan çocuklara tesadüf ediyoruz. Saatlerdir kapalı bulundukları mekânlarından azat olmanın verdiği coşkunlukla aşağılara, bizlere doğru koşuşturuyorlar. “Abi nereden geldiniz? Abi nereye gidiyorsunuz? Hep beraber yöneltilen soruların ardı arkası kesilmek bilmedi, ta ki yetmişlerde seyir alan teyzenin “Çıma nasekının, herin mala xo” diyen kükremesi işitilene kadar. Çocuklar ani bir baskına uğamışçasına ilk buldukları açıklıktan dört bir yana savrulmuştu. Teyze, muzaffer olmanın buruk sevinci, yılların verdiği aşinalıkla, apak sesiyle “Hoş geldiniz” dedi. Sahiden de hoş bulmuştuk. Önceki sahnelere nazaran teyze hiçbir ayrıntıya, geliş amacımıza ilgi göstermeyerek hemen yanı başımızdaki evini işaret ederek çaya buyur ediyor bizi. Gidip, gitmeme arasında bocalıyoruz bir an. Gidersek sohbete dalabilir, kaleyi ve de köyü yeterince gezemeyebilirdik. Kibarca teklifini reddedip, yolun uzayıp, giden rehberliğinde kaldığımız yerden devam ediyoruz. Önceki çocuklar da dâhil mi bilemeyeceğim, yaşları biraz da artan daha bir kalabalık çocuk gurubunun refakatinde yürüyoruz bu sefer de. Yaşlar yükseldikçe, ukalalıklar da kendilerini ibraz etmeye cesaret buluyor. Kaleye doğru adımladıkça toprak daha bir incelip, toz halini alıyor. Kaymadan edemeyenlerimiz oluyor bu arada. Gönüllü rehberliğe soyunan köyün çocukları, neredeyse her adımda “Aha kale!” diyerek parmaklarını uzağımızda taşıyla, toprağıyla henüz açılan bir kalemi andıran yere odaklıyorlar. Dere tepe inip, çıkıyoruz bu arada. Kale ona doğru adımladıkça, bin yıllardan arta kalan heybetiyle, biraz da yorgunluğuyla kucağını açmış, bizi bekliyor gibiydi. Bu arada yaşını başını epey almış yol arkadaşlarına tesadüf ediyoruz. Abdulmenaf amca, her biri derin bir arkı andıran alnı, yüz hatlarıyla, nereden çıktığı belli olmadan çok gerilerden bir tazı maharetiyle bizleri yakalıyor.

  

     “Nereye bey amca?” diye ilk soruyu ben yapıştırıyorum. Selam vermeyi unutmuştum, amca bunu hatırlatırcasına, biraz da bunun kabahatini yüzüme vurmak istercesine, bastırarak:

     “Selamünaleyküm” dedi. “Aleykümselam” dedim acele. Bu tez davranışımda kusurumu bir an önce gizleme gayesi taşıdığımı sonradan fark etmiştim. Amca, bakır tabakasını çıkardı ve çok olağan bir şey yapıyormuş gibi hem de yürüyerek, yere bile bakmadan sigarasını sarmaya başlamıştı. Olağan davranışı içimde iyilik yapma dürtülerini uyandırmış olacak ki ona bir kenara çömelelim teklifini sundum. Sözsüz, teklifimi onaylarcasına ilk göze çarpan kayanın üstüne bağdaş kurarak çömeldi. Sıra tanışma faslına gelmişti. Sadece Sason’dan geldiğimizi söylemem bütün merakını gidermeye yetmişti. O da birkaç mil uzaktaki “Gavıstek” köyüne gittiğini, koordinatları parmağıyla işaret ederek gösterdi.

    “Gavıstek”te Kurri aşireti mi mukim? Diye soruyorum. Biraz yabancı gözüken benim aşiretlerle alakalı tam isabetli tespitim ilgisini çekiyor.

       Kaçak sigarasından derin bir nefes alarak.

      “Doğrudur” diye yanıt veriyor. Ben “Kurrileri” nereden biliyorum? Vakti zamanında Geligüzan, Semal mıntıkalarında Ermeni asilerle cereyan eden müsademelerden elbette. Abdulhamit’e bel veren Xıyan, Kurri aşiretleri o günlerin Hamidiye Milisleri Taburunu o ücra topraklarda kurarak, Payitahtın rahat bir nefes almasına olanak tanıyorlar.

      “Haydi bismillah!” diyerek, iyice kurulduğumuz yerden kalkıyoruz. Bu seferde sağımıza düşen, az yamaca sıralı açıklıklara kayıyor bakışlarımız. Amca, elini bir yarığa uzatarak, sopayı andıran insan kemiklerini sallıyor. En başta ne olduğunu anlayamamıştık. Sahiden de kaval kemikleriydi gösterdikleri. Onlarca gömülü yeri işaret ediyor. Hangi döneme ait olabileceklerini soruyoruz. Eliyle “Oooo…” deyiveriyor. “Ooooo…” Sahiden de o diyarlarda bilinmeyen zamanları işaret etmekteydi.

 

      Kalenin dibine nihayetinde rötarlı da olsa varmıştık. Palas pandıras yürüyen ekibimizin kadın cinsine dâhil olanları bir muharebe yorgunluğunu yaşıyormuşçasına, biraz da kalenin ayaklarına kapanıp, aman dilercesine yayılmıştı.

       Hedefe gecikmeli de olsa varmıştık. Eşlik eden çocuk gurubu, kaşla göz arasında kaybolarak, çok geçmeden zirvede belirdi. Kalenin bin yıllara dayanan muharebe sırlarını bir çırpıda elde etmişe benziyorlardı. Zeminin kaygan otlarla bezenmesi nedeniyle ben dâhil, hiç birimiz çıkmaya cesaret edememiştik. İyisi mi daha fazla gecikmeden arabamızı park ettiğimiz yere dönmekti. Çocuklara el sallayarak, biraz da buruk bin yılların çoğunca insan eliyle yoğrulan yerinden ayrılmak durumunda kalmıştık.

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    YAZARLAR Tümü
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV