banner27
02 Eylül 2014 Salı

Eski Ermeni Köyünde Herkes Müslüman oldu

Memleket hasretini ancak yaşayanlar bilir

Duyguların içiçe geçtiği, umuttan hayal kırıklığına, öfkeden teselliye yola alınan bu sevgi ve hasret haccının yeni yolcularından biri de İsveç’te yaşayan Lilia (Lili) Margosyan oldu. Büyük dedesi Res Lakho’nun izinde Sasun’a giden Lili’nin yolculuğuna, Sasun aşığı Besse Kabak ve sasun.org sitesi sahibi Behçet Çiftçi de eşlik etti. Lili’nin bu etkileyici yol ve köken hikâyesini Çiftçi’nin tanıklığı ile aktarıyoruz.

19 Ekim 2013 Cumartesi 20:03
Memleket hasretini ancak yaşayanlar bilir

Memleket hasretinin nasıl bir şey olduğunu yaşayanlar bilir ancak. Ata toprağında bütün yaşanmışlıklar, aidiyet duygusunu yeşertir insanda. Nereye gidersen git; değişmesin memleketinin bir taşını, toprağını. Maratug’un karını değişmezsin tonlarca yağmura…  Derelerini, meyvelerini, otlarını, çiçeklerini, kuşlarını değişmesin başka bir şeye…

Memleket hasretinin yaşanmış gülmeler, ağlamalar, sevinçler, acılar, mutluluklar, hayallerle olabileceğini düşünürdüm hep. Hiç yaşamadığın bir coğrafyaya özlem duyabilir mi insan? Sanırım bunun en güzel cevabı Lili’nin öyküsünde saklı. Göç yollarında Mıgırdiç Margosyan’ın tespih taneleri gibi dört bir tarafa saçılmış ve memleket özlemiyle yanıp tutuşan çok kişiyi tanıdım. Yaşanmışlıklarını, acılarını, özlemlerini öğrendim bu süre zarfında. Bu tespih tanelerinden birinin özlemine ve bu özlemin gerçek ile düş arasında gerçekleşmesine tanıklık ettim. Bu tanıklık hayatımda unutulmayacak anlardan biri oldu.

Benim için ayrı bir yeri olan Besse Kabak’tan öğreniyorum Lili’nin öyküsünü. Lili, çocukluğundan bu yana büyüklerinin kendisine anlattığı hikâyelerdeki bir köy olarak düşünüyor Çırtinik’i. İstanbul’da Meryem Ana Kilisesi’nde Sasunlularla karşılaştığı ana kadar anılarında saklıyor dedesinin köyünü. Köyünün halen var olduğunu duyunca önce şaşırıyor, sonra da düşünün gerçekleşebileceğine inanıyor. Dedesinin Sasun’a olan özlemiyle geçiyor çocukluğu. Hikâyelerden ve büyüklerinden yüzyıllık bir memleket hasreti miras kalıyor Lili’ye. Bir gün dedesinin mezarında söz veriyor çok sevdiği Çırtinik köyünün topraklarını mezarına kavuşturacağına dair. Böylece yüzyıllık ağır bir yükün altına giriyor.

Hazan mevsiminin yaklaştığı bir vaktin sabahında Batman’da karşılıyoruz misafirlerimizi. Lili, minyon tipli olmanın dışında İsveç’in bütün havasını taşıyor üzerinde. Eşi Nairi ise yıllardır sanki Batman’ın havasını solumuş bir izlenim bırakıyor insanda. Ve bu izlenimin gerçeklik payı atalarından kendisine kalan bir miras; çünkü sonrasında kendisinin Beşirili olduğunu öğreniyoruz. İsveç’in soğuk rüzgârlarıyla heybelerinde çok kültürlü bir toplumunun özelliklerini taşıyıp getirmişlerdi. Bu sayede aramızdaki dil sorunu da çözüldü. Sasun’a doğru yolculuğumuzda Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçe ile sohbet iyice koyulaştı.

  

Düşlerindeki Sasun’u gerçeğe dönüştürme heyecanını yaşayan Lili’nin düşünü gerçekleştirmek için yola koyuluyoruz. Bütün gece hiç uyumamış olan Lili, sabah mahmurluğunu üzerinde atamayan bizden daha diri duruyor. Sasun’da ilk soluğumuzu Sevek’te alıyoruz. Ben “Sevek” diyorum, Besse “Sevag “diyor. Başlıyoruz aramızda Sevag’ın adını ve anlamını tartışmaya. Lili araya girerek “ava reş” diyor ve böylece noktayı koyuyor. Burada Sasunluların konukseverliğiyle karşılaşıyoruz. Sahibinden müsaade alarak Sevek’teki bahçeye giriyoruz; Sasun’un meyve ve sebzelerinden ilk tatlarını alıyorlar misafirlerimiz.

Çırtinik köyüne doğru Sason çayının yardığı derin vadiyi geçerek dağların yamaçlarında kıvrılan yolda ilerliyoruz. Arabamız yukarılara doğru çıktıkça Nairi’nin sesizliğini Lili’nin kahkahaları bozuyor. Uçurum kenarında yol aldıkça Nairi, dağların yüksek yamaçlarındaki köyleri gördüğünde Sasunluların gerçekten deli olduğuna kanaat getiriyor. Bir Sasunlu olarak cevabı Lili hemen veriyor:  “Evet, biz Sasunlular deliyiz” diyor.  Nairi, Sasun’un balını, meyvesini, sebzesini ve suyunu tadana kadar da bir anlam veremiyor Sasunluların dağ başında niçin yaşadıklarına.  

  

Köyüne yaklaştığımızda Lili’nin heyacanı artıyor; sesi daha bir canlı çıkmaya başlıyor. Besse arada çeviriyi yapıyor bize. Lili’nin dedesi Manug’un oğlu Lakho Tumayan olarak tanınırmış ve köyün reisiymiş. Anlatılan hikâyede iki katlı evleri bir derenin yanında yer alıyormuş.  Tehcir zamanında göç ederlerken dedesinin bir kız kardeşi köyde kalıyor; diğeri de yolda hayatını kaybediyor. Dedesinin kız kardeşini yedi oğlu olan bir şeyhe bırakıyorlar tekrar geri alırız umuduyla. Ama sınırlar kapandığı içinde bir daha ulaşamıyorlar ona.

Bu hüzünlü hikâyeyle köye varıyoruz. Heyecan, kaygı, hüzün, isyan, sevinç hepsi bir arada… Çırtinik’li köylüler karşılıyor bizi. Kadınlar, çocuklar sarıyor etrafımızı.  Lili, heyecanla soruyor köylülere Lakho’nun evi nerede diye. Kaderin bizi getirdiği yere bak! Bu tesadüften öte bir şey; indiğimiz yerin hemen yanını gösteriyor köylüler bize. Yol boyunca “atalarının izini bulabilir miyiz?” kaygıları yerini büyük bir mutluluğa bırakıyor.  

  

İşte geldim diyor Lili yüz yıl sonra.  Yorgun, yitik ve efkârlı… Yıkılmış, kahrolmuş tarifsiz bir duygu.  Yüzyıllık ağır hüzünlerle geldim diyor. Fakat paramparça olmuş hayaller ve umutlar… Harabeye dönmüş hemen her şey. Lili şaşkın,  köylüler de şaşkın…  Nairi her anı kaydediyor;  bizlerde anlatılması zor bir duygu yoğunluğu yaşıyoruz.

Uzun yıllar özlemle, sevgiyle harmanlanarak en ufak ayrıntısına varıncaya kadar anlatılan ata evinin boş kalan yeri, Lili’nin ruhunda fırtınalara dönüşüyor.  Anlatılanlar Lili’nin yüreğinde öyle derinde yer etmiş ki, yüz yıl geçmiş olmasına rağmen atalarına ait o evin hala sağlam olamayacağı, yıkılacağı ihtimalini hiç düşünmemiş bile. O anki kızgınlıkla yıkık duvarlar arasında dolanmaya başlıyor. Zorlandığını görenlerin yardım amacıyla uzatılan elleri "Ben çıkarım gerek yok" diyerek tutmayı reddediyor. “Lakho’nun evini niye yıktınız, hayallerimi niye yerle bir ettiniz” diye bağırmak istiyor. İsyanı karşısında sesi kısılıyor, duyuramıyor kimseye sesini.

  

 Büyük bir şaşkınlık içinde oturuyor dedesinin harabelerinde başını iki elli arasına alarak. Sonra köylülerin dudaklarında dolaşan Lakho ismi, Lili’yi kendine getiriyor.  Aradan yüzyıl geçmesine rağmen dedesi Lakho’nun isminin halen yaşıyor olması besbelli duygulandırıyor Lili’yi. Yüreğindeki isyan da bu fark edişle yatışıyor yavaş yavaş.

Sonradan anlattığında daha iyi anlayabiliyoruz Lili’nin o anki duygularını: "Evin orada olmadığını gördüğümde ilk başta çok büyük kızgınlık duydum içimde. O insanların dedemim evinin yıkılmasıyla bir ilgilerinin olmadığını öğrendiğimde kızgınlığım yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Onlar da otuz kırk sene önce başka bir köyden bu köye gelip yerleşmişler. Çocukluklarında çevre köylülerden burada bulunan iki katlı evin dedemin evi olduğunu öğrenmişler. O insanlar olmasa belki de dedemin evinin yerini dahi bulamayacaktım. Durumu idrak edince bu insanlara bir yerde minnet duymam gerektiğini anladım..."

Heyecan, şaşkınlık ve hüzün... Bu duyguların dağılmasına çocukların “o delidir” uyarılarına aldırmaksızın Lili’ye sarılan Hori oluyor. Sanki yüzyıllardır Lili’nin atalarının ruhunu almış da bu anı bekliyormuş gibi. Şaşkınlık içindeki Lili’de sarılıyor. Ve o anın en mutlu iki insanı: Biri heyecandan yerinde duramayan Hori; diğeri de hala kendisini rüyada sanan Lili. Sarmaş dolaşlar bütün gün. Hori neredeyse hiç yalnız bırakmıyor Lili’yi. Dedesi Lakho’nun bahçesinde akan çeşmeden su içiyor Lili. Çeşme başında uzun bir süre suya dokunarak düşlüyor atalarını.  İsveç’e götürmek için pet şişelere dolduruyor yüzyıllardır akan sudan.

Kendisi için kutsal olan dedesinin toprağından ayrılmadan mum yakıyor harabelerdeki taşların üzerine. Daha sonra köyün kilisesi olan Surp Kevork kilisesine ve mezarlığa doğru gidiyoruz. Saatlere sığdırılan yüzyıllık hasreti, harabe kilisede gidermeye geliyor sıra. Define avcıları kiliseyi harabeye çevirmiş, mezarlık da aynı durumda. Sasun’un birçok yerinde olduğu gibi buralar da delik deşik. Kendi topraklarındaki doğal hazinenin farkında olmayan bu insanlar, insanlığın ortak mirasına ve yüzyılların hoşgörüsüne büyük darbe vurduklarının farkında değil sanırım. Oysa en büyük hazine üzerinde yaşadığımız bu coğrafyanın nimetleri. Harabelerde biraz dolaştıktan sonra Lili, kilisede mum yakıp dualar ediyor. Daha sonra dedesine verdiği sözü yerine getirmek için kilisenin toprağından biraz alıyor. Tarifsiz bir hüzün ve mutluluk içinde köye dönüyoruz tekrar.

Modern Prometheus gibi görüyorum Lili’yi. Geçmişin karanlığında ateşi tanrılardan çalarak insanlara sunuyor sanki. Lakho’nun evinde, harabe kilisede eriyen mumlar insanlara ışık oluyor. Yıllar sonra dostlukların ölümcül darbelerle kırılmadığı bir akşamüstü, Sasunluların bütün misafirperverliği sunuluyor yüzyılların hoşgörüsüyle.  Sasun’un dağlarındaki bütün çiçeklerin kokusu sofradaki balda sunuluyor bize. Lili, memleketinin havasını, suyunu almış meyve ve sebzelerin tadına bakıyor bir taraftan memleket özlemini gidererek. Buna en çok sevinen Nairi oluyor. Sofrada doğal ürünleri gördükçe daha bir alışmaya başlıyor Sasun’a. Utangaç ve acıma dolu bakışlar, Lili’nin samimi memleket hasretiyle sevgi dolu bakışlara dönüyor.

Gün ışığı yerini karanlığa bırakırken evlerine çekilen köylülerin gecesini ışığıyla aydınlatıyor Prometheus’un ateşi. Bizlerde serin havadan kaçarak karanlığın aydınlığına bırakıyoruz kendimizi. Tanrıların karanlıkta bıraktığı ruhlarla birlikte, akşam yemeğiyle karınlarını doyuran köylüler doluyor toprak kokan evin odasına. Kadın, erkek, çoluk, çocuk… Eriyen mumlarla birlikte köylülerle aramızdaki mesafelerde yok olup gidiyor.  Köye ilk indiğimizde “bunlar işaret arıyorlar, define peşindeler “ şeklinde köylülerden kulağıma gelen sözler, yerini Lili’nin memleket hasretiyle yanıp tutuşan gözlerindeki keder, sevinç ve mutluluğundaki samimiyette kaybolup gidiyor. Her gelen Lili’ye sarılıyor, Lili’de onlara. Herkes sanki gurbetten bir akrabaları gelmiş gibi hasret gideriyor. Kimse kimseyi yabancı görmüyor. Dört dilde koyu bir sohbet başlıyor gecenin aydınlığında…

Köylüler yavaş yavaş evlerine çekiliyor. Günün yorgunluğuyla mutlulukla göz kapakları yavaş yavaş ağırlaşıyor. Geceden sabahın erken saatlerinde uyanmaya karar veriyoruz; çünkü yolumuz uzun. Lili’nin kayıp halasının peşine düşeceğiz. Sasun dağlarının yamaçlarında ay ışığının aydınlattığı gecede, Çırtinik köyünün temiz havasıyla huzurlu bir uykuya dalıyoruz.

  

Sabah oluyor… Sabahın serinliğinde tüyleri ürperiyor insanın. Yan odadan Lili’nin sesi geliyor halen. Mutluluktan sabaha kadar yatmadığını düşünerek taş evin tahta kapısından dışarının serinliğine bırakıyorum kendimi.  Dağların ardından yavaş yavaş yükselen güneşin doğuşunu toprak dama çıkıp izliyorum. Biraz sonra Lili’nin sesi yankılanıyor kapıda. Onu dama, güneşin doğuşunu izlemeye davet ediyorum. Elinden tutarak dama çıkmasına yardımcı oluyorum. Köyü bir süre izledikten sonra dedesinin harabelerine takılıyor gözleri. Bir süre öylece durup izliyor; ama dayanamıyor ve yöneliyor harabelere. Her ayrıntıyı hafızasına kazıyor. Her köşeyi tekrar tekrar inceliyor; dokunuyor yüzyılın hasretiyle duvara, taşa, ağaca…

Kahvaltıdan sonra ayrılık vakti yaklaşıyor. Ve yeni bir hüzün… Bu hüzün memleket hasreti değil bu sefer. Bu hüzün ayrılığın verdiği bir hüzün. Köylülerin misafirperverliği karşısında yüzyıllık hüzün ve hasret, sevgiye dönüşüyor. Bir gün öncesinde dedesinin harabelerindeki Lili’nin isyanı, Lakho’nun bahçesindeki okulun varlığı ve köylülerin misafirperverliği karşısında mutlu bir üzüntüye bırakıyor kendini.

Kahvaltıdan sonra Mişkeğ köyüne gideceğiz. Lili ve Nairi’yle yürüyerek gitmeye karar veriyoruz. Hasretini sevince dönüştüren köylülerle vedalaşmaya başlıyor Lili. Kadın, erkek, çoluk, çocuk,  yaşlı demeden hepsine tek tek sarılıyor. Köylülerin misafirperverliğine minnettar kalıyor. Lili’nin gidişine en çok üzülen Hori oluyor. Belki de hayatının hiçbir deminde bu kadar mutlu olmamıştı. Onunda ayrılık hüznü gözlerinden akıyor.

Mişkeğ yolunda uzaktan köyünü seyre dalıyor Lili. “Buraların hepsi Lakho’nun toprakları” diye eliyle gösteriyor uzakları. Patika yolu boyunca gördüğü her şeyi heybesine koyuyor İsveç’te tekrar memleketinin havasını solumak için. Mişkeğ köyüne varıyoruz. Herkes yeni bir güne başlamanın telaşı içinde. Yolda ağaçtan ceviz toplayan, evlerinin damında kurutmalıkları seren, hayvanların peşinde koşuşturan köylülerle karşılaşıyoruz.  Bizi gören köylüler, “bize hazinenin yerini gösterin, paylaşalım” diye takılıyorlar.

 Mişkeğ’de Lili’nin akrabası Şero’nun evini soruyoruz. Köylülerin bize gösterdiği bahçe kenarındaki patika yoldan ilerleyerek harabe halindeki iki taş evin arasında duruyoruz. “İşte burası, bakımsızlıktan yıkıldı” diyor köylü. Besse ve Lili hemen yıkık evin duvarındaki Ermenice yazıyı okumaya başlıyorlar:"1908 yılında İsvahanlı" ... Bizde dut ağacının dallarına sarılmış siyah üzüm salkımlarını koparıp yiyoruz. Bizi görünce onlarda geliyor üzüm koparmaya. Mişkeğ köyü, Çırtinik’ten daha büyük ve kalabalık. Ama Lili, hiçbir şeyini beğenmiyor buranın. Ona göre suyundan çocuğuna varıncaya kadar Çırtinik’in her şeyi ayrı bir güzel.

  

Bir süre Mişkeğ’de kaldıktan sonra yola çıkmanın vakti geldi diyoruz. Arabanın içindeki manzarayı görünce gülerek Lili’ye ”Arabanın içini Çırtinik köyüne çevirmişsin” diye takılıyoruz. Taş, toprak, ceviz, üzüm, nar, domates, biber, renk renk çiçekler…  Arabanın her tarafına dağılmış durumda. Ortaya çıkan bu tabloya biz gülerken, Lili’yi bir telaş sarmış. Dedesinin çeşmesinden su doldurduğu üç pet şişe, diğerleriyle karışmış ve sayıları dörde çıkmış. Bizde, şimdi Sasun inadı tutar geri götürür köye diye korkuyoruz. Şişeleri iyice inceliyor:”memleketinin suyunu kokusundan çıkaracak” diyoruz. Ama imdadımıza hiç açılmamış pet şişe yetişiyor; böylece atasının topraklarından aldığı sulara ayrı bir özen göstererek ayırıyor bir kenara.

Mezopotamya ovasından kuzeye, Sasun Dağlarına, yol aldıkça derin vadiler boyunca bir kolyenin inci taneleri gibi ard arda sıralanır köyler: Malamerge, Sebane, Gundenu, Şekhan, Kabilcoz, Değane, Kedir, Aritem, Komk, Kağkig, Avırdots, Şiganik… Dağların etrafını sardığı doğal surların içinde doğanın vermiş olduğu nimetlerden yüzyıllar boyunca yararlandı Sasun halkı. Yirminci yüzyıl başlarına kadar da tarihi Sasun şehrinin kurulu olduğu Bozıka’ya doğru Sasun çayının aktığı derin vadi boyunca ilerliyoruz. Dzovasar ve Mereto’nun (Maratu) zirvelerinde eriyen karlarla coşan dereler yüzyıllardır Mezopotamya ovasına bereketi taşıdı.  Dere kenarındaki çınar ağaçlarının arasında kurulmuş asma köprüler sayesinde bir yakadan diğer yakaya geçmeye çalışır köylüler bütün yıl boyunca. Kağkig’ten sonra asfalt yol yerini toprak yola bırakıyor. Toprak yolda sarsıla sarsıla, Lili’nin arabaya saçılan Çirtinik köyünü toplayarak varıyoruz Bozıka’ya.

Üç derenin kenarında bir tepe üzerinde kurulmuş kalenin kalıntıları uzaktan beliriyor. Küçük bir patika yoldan tırmanmaya başlıyoruz kaleye. Besse en önde ilerlerken dağlı Lili, arkasında tırmanmaya çalışan ovalı Nairi’yi göstererek kahkahayı patlatıyor yine.  Sasun destanında Tavit’in deli ve inatçı yapısını kaleye tırmanışta Lili’de görüyorum. Yürümenin bile zor olduğu yokuşu Lili, ayakkabısını eline alarak yalın ayak çıkıyor. Kalenin en üst kısmına çıkıyoruz. Dzovasar ve Maratug’nun serin esintisiyle geçmişin yaşantısını düşlemeye başlıyoruz.

  

Komk köyündeki Bedros Arakyal Manastırı’na doğru Kağkig’ten geçerken Karasun Manuk olarak bilinen mağara kilisesine uğruyoruz. Lili, yine atikliğiyle en önden başlıyor yürümeye. Besse, eskilerden duyduğu Teğo çoçonun hikâyesini başlıyor anlatmaya. Tehcir zamanında Teğo, genç bir kız iken köyde kalıyor; daha sonra da evleniyor. Ama hiçbir zaman Müslümanlığı kabul etmiyor. Yaşlandığında bile Teğo çoço, dere üzerindeki asma köprüden geçip bin bir zorlukla patika yolu tırmanarak Karasun Manuk kilisesine gider ve duasını eder. Teğo çoçonun bu çileli yolunu en önde ilerleyen Lili’nin öyküsüne benzetiyorum.Yıllar sonra kendisini almaya gelen akrabalarına "Bu yaştan sonra bir yere gidemem, bırakın kendi memleketimde öleyim" demiş..." İskandinavların soğuk diyarlarından yıllarca Sasun’a duyduğu özlemde çileli bir yolun sonu.

Teğo çoçonun çilesini, Bedros Arakyal Manastırı’na çıkan yokuşu tırmanınca daha iyi anlıyoruz. Yarım saatten fazla bir yürüyüşten sonra manastırın harabelerine varıyoruz akşamüstü vaktinde. Gökyüzü, Lili’ye atalarının topraklarına “hoş geldin” der gibi renkten renge girerek görsel bir şölen sunuyor bize. Harabelerde dualar yükseliyor gökyüzüne; gökyüzü kızıla boyanıyor. Karanlık basmadan patika yoldan aşağı inmemiz gerek.  Ardıç ve meşe ağaçlarıyla kaplı yokuşu inerken manastırın kaderini düşünüyorum bir taraftan. Harabelerinde bile ince bir taş işçiliğe sahip olduğunu görebiliyor insan. Elli yıl öncesine kadar da sağlamdı demişti İzzet amca. Defineciler zarar vermeseydi eğer, belki de bugün Mor Gabriel ve Deyrul Zaferan manastırları gibi bölgenin en önemli turizm merkezi olabilirdi.

  

Sasun’da konaklıyoruz geceyi. Lili’nin halasının izini bulamıyoruz vaktimiz az olduğu için. Sabah Sasun üzerinden Hoyt vadisine ve oradan da Muş üzerinden Van’daki Akhdamar kilisesine gideceğiz. Su gibi akıp geçen zamanda, az bir uykuyla tekrar güneş doğmadan çıkıyoruz yola. Derin vadilerin kenarından kıvrılan toprak yoldan Hoyt vadisine doğru ilerliyoruz Lili’nin ağlamaklı sesinin eşliğinde.  Derin vadilerde yol aldıkça dağlar daha da sarplaşmaya başlıyor. Kağkig’ten sonra dere kenarına kurulu köyler, yerini yamaç köylerine bırakıyor. Birçok vadi arkamızda kalıyor. Tanitsor yolundan Şiganik üzerinden Hoyt mıntıkasına geçiliyor. Ama yolları aşmak çok kolay değil. Anabasis’te, Onbinlerin Dönüşünde, Ksenephon’un takip ettiği yoldan gitmek gerekiyor.  O zaman Yunanlıların çektiği ıstırabı daha iyi anlayabiliyor insan.

Şiganik köyüne varmadan derin vadide yer alan Arzivi dağındaki Asdvadzadzin Kilisesi uzaktan bile görkemli bir yıkıntı gibi duruyor. Sasun’un son noktasında dağların zirvesinde yazdan kalma harika bir esinti eşliğinde manzarayı izliyoruz. Bir tarafta çift başlı Maratug; diğer tarafta Hoyt vadisi… Kulp tarafına döndüğümüzde zirvesindeki bulutlarla ben de buradayım diyor Dzovasar. Dağ yamaçlarının bir kısmı yabani kavak ağaçları ve meşe ağaçlarıyla mevsime rağmen yemyeşil...  Güneş yavaş yavaş aydınlatıyor köyleri, vadileri, dağları.

  

Hoyt vadisini aştıktan sonra Muş ovasından Tatvan’a ve oradan da Akhdamar kilisesine geçeceğiz. Yolumuz uzun; fakat vaktimiz az. Muş ovasını yararak Van gölü kenarındaki Tatvan’a varıyoruz. Uzun bir yolculuk sonrasında Akhdamar adasına varıyoruz. 10.yüzyılda kral I. Gagik tarafından yapılan kilise, Ermeni taş ustalığının en harika örneklerinden biri. Benim en çok ilgimi kilisenin duvarı üzerindeki Âdem ve Havva betimlemesi çekiyor. Kilise çevresinde bulunan mezar taşlarındaki bezemelerde harika bir işçilik var. Lili ve Nairi kısa zamana sığdırılan Akhdamar kilisesini görmekten oldukça memnunlar. Güneş ışınlarının bulutların arasından süzülerek düştüğü Van gölünün sularından karşı yakaya geçiyoruz yolcularını alan küçük bir gemiyle.  

Zamanla yarıştığımız kısa bir gezintiden sonra sıra vedalaşmaya geliyor. Kelimelerin boğazda düğümlendiği duygu dolu en zor an geldi işte. Misafir olarak karşıladığımız Lili ve Nairi’yle yıllardır birlikte dolaştığımız dostlarımız gibi kucaklaşarak ayrılıyoruz.

Van gölünün kıyısında dolanan kavisli yolda Fahrettin de susuyor; ben de susuyorum. Alışkanlıktan dönüp arkama bakıyorum ama artık yoklar arka koltukta. Uzakta bulutların arasında beliren Süphan dağının siluetine bakıyorum. Araba hızlandıkça önümde gökyüzünün kızıllığını yaran yolun mesafelerinde dalıyorum tekrar Lili’nin öyküsüne.

 Düş ve gerçek arasında, uçurumun kenarında hayata yeni bir başlangıçtı Lili’nin öyküsü. Düşlerle anlatılan hikâyelerden yola çıkarak köklerinin ait olduğu Sasun’da atalarının hayallerini yaşamıştı.  Vadilere, dağlara, çayırlara yaşanmışlıkları, hayalleri,  hüzünleri, sevinçleri sığdırdı bu kısa zamanda. Yüzyıllık bir hasretin ağırlığı altında hafiflemiş, kuşlar kadar özgürleşmişti İsveç’e götürdüğü küçük Çırtinik köyüyle. Bu dağların suyunu içen insanların kötü olacağına inanmıyorum demişti; buna şahit olmuştu. Yüzyıllık hasret, Sasunluların konukseverliğiyle sevgiye dönüşmüştü.

BEHCET ÇİFTÇİ

(AGOS GAZETESİ, 11 Ekim 2013 Sayı:911) 

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • faruk 11 ay önce yorumlandı

      eline diline yüreğine sağlık harika olmuş

    banner30
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sitemizin yeni tasarımını nasıl buldunuz?

    banner5
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV