banner27
27 Temmuz 2017 Perşembe

Avrupa ve ABD'nin Çilekleri Sason'dan

Bir Asır Sonra Mereto’da Vartavar Bayramı

Dünyaca ünlü siyaset bilimci, yazar Anahit Der Minasyan, 85 yaşında yanında oğulları Arman ve Vahe de olmak üzere atalarının diyarı Sason’a bir hac yolculuğu yaptı.Bu yolculuk izlenimini Behcet Çiftçi'nin kaleminden aktarıyoruz.

14 Ağustos 2014 Perşembe 12:42
Bir Asır Sonra Mereto’da Vartavar Bayramı

 Bundan bir asır önce dostlukların, akrabalıkların, arkadaşlıkların ölümcül darbelerle kırılmadığı bir zaman diliminde, kutsal Mereto Dağı’nın zirvesinde, Sasunlular Ermenisi, Kürdü ve Arabıyla hep birlikte coşkuyla kutlardı Vartavar bayramını.

Aradan geçen bir yüzyıl sonra kutsal Mereto Dağı’nın yamaçlarında, bir anne ve iki oğul… Ata topraklarında yaşanmışlıkların, hayallerinin peşinde. Paris’ten Sason’a, umutsuzluktan umuda… Zamanın tozlu tarih arşivlerine kaldırdığı hayallerindeki yaşanmışlıkları yeniden yaşamak, bu yaşanmışlıklara dokunmak ve hatta bu yaşanmışlıkların bir parçası olmak için umuda bir yolculuk.

Vartavar’ı kutlamak için Mereto Dağı’na yaptığımız bu yolculukta mitlerdeki efsaneler ile gerçekler arasında dolanıp durduk. Kimi zaman mitler gerçeğe, kimi zamanlarda ise gerçekler mitlere dönüştü.

 

İki ay öncesinden Besse aramıştı beni Mereto kutlamaları için. Telefonda önce sürpriz bir isim diyor ama sonunda dayanamıyor ve heyecanla bana Anahit’in geleceğini söylüyor. İsim bana önce yabancı geliyor mitolojideki bereket tanrıçası dışında. Ama “Gülizar’ın torunları” deyince daha iyi anlıyorum konuklarımızın önemini.

Gülizar’ı Besse’den duymuştum yine yıllar önce. Daha sonra merak edip araştırmıştım Musa Bey’in Ermeni kızı Gülizar’ı kaçırılış öyküsünü ve oldukça etkilenmiştim.

Beklenen gün geliyor. Temmuz ayının kavurucu sıcağı yerini gecenin serinliğine bırakmış. Havaalanında heyecanla bekliyorum konuklarımızı biraz da telaşla. Hangi firmayla geldiklerini bilmediğimiz için acaba doğru uçak mı diye tereddüt yaşıyoruz Besse ile telefonda konuşurken. Bir bir çıkan yolcular, yolculuğu bitirmenin mutluluğuyla çantalarına sıkıca sarılıp evlerinin yolunu tutarken bende telaşla çıkış kapısında beklemeye devam ediyorum. Karşılaştığım yüzlerden hiçbiri fotoğraftan gördüğüm Anahit’in yüzüne benzemiyor. Merakla soruyorum görevliye içeride yolcu kaldı mı diye. Bir süre sonra görevli ısrarlarıma dayanamayıp içeri alıyor beni. Bagaj teslim alma bölümünde karşılaşıyorum Anahit’e. “Barev” diyorum, parıldayan gözlerle bana bakıyor ve “Barev” diyor. Ama ötesine gidemiyoruz dil sorunundan dolayı. Konuşmalardan ters giden bir şeylerin olduğu anlaşılıyor. Meğer misafirlerimizin bagajları İstanbul’daki gümrüğe takılmış ve Batman uçağına aktarmayı unutmuşlar. Havaalanında bagajların bize ulaşacağı teminatını aldıktan sonra otele doğru yol alıyoruz. 
 
 

Ramazan ayı boyunca Batman’da gündüzleri yazın kavurucu sıcaklarından caddeler ve sokaklar bomboş iken iftarla birlikte herkes gecenin serinliğine akıyor sahur vaktine kadar. Havaalanındaki ilk şaşkınlıktan sonra arkadaşım Hakan’la birlikte Vahe ve Aram’la sohbet etmeye başlıyoruz yarın ne yapacağımıza dair. Vahe, önce Batman müzesinde Mereto’daki kilisede çıkarılan kitabeyi, öğleden sonra da Hasankeyf’i görmek istediğini söylüyor. Konuklarımızla dinlenmeleri için vedalaşıyoruz ertesi gün görüşmek temennisiyle. 

Gecenin yorgunluğundan dolayı sabah gecikmiş durumda ulaşıyorum otele. Anahit, Vahe ve Aram lobide hazır bekliyorlar beni. Taksiye atlayıp müzeye on dakikada ulaşıyoruz. Fakat müzenin resmi açılışı yapılmadığından ve Mereto’daki kitabe laboratovara kaldırıldığından eli boş dönüyoruz. Batman’ın yakıcı sıcağında gelmeyen bagajlardaki eşyalar yerine ihtiyaçların giderilmesi için alışverişe çıkıyoruz. Modern alışveriş merkezi pek sarmıyor Aram’ı. Puşi almak istediğini söylüyor bana. Ve eski Batman’ın çarşı pazarına gidiyoruz. Buradaki renkli dükkânlar ve insanlar daha çok hoşlarına gidiyor.

Akşamüstünün serinliği çökerken Batman’ın üzerine, petrol kuyularının arasından Dicle’nin oyduğu vadilerdeki mağara evlerine dalarak varıyoruz Hasankeyf’e. Hasankeyf… İnsanoğlunun öyküsünün suyla yazıldığı, suyun Dicle’yi, Dicle’nin Mezopotamya’yı yarattığı yer. Dicle ve Fırat’ın bu kardeş yolculuğu aynı zamanda bir kültür yolu… Sevdalar taşlara, taşlar yapıtlara dönüşmüş tarih boyunca. Akşamın kızıllığı Dicle’ye düşünce bir başka güzel oluyor Hasankeyf… Ve keyifli bir seyre dalıyoruz Anahit, Vahe, Aram, Hakan ve ben. 

Hiç kimse bir anlam veremiyor Hasankeyf’in sular altına kalmasına. Dicle’nin yarattığı bu kadim kentin sonu yine Dicle’nin elinden mi olacak? Sularda tükenen umutlar gibi umuda yolculuk yapan konuklarımızın umudu da sular altında kalacak mı diye düşünmeye başlıyorum Hasankeyf’i kaderiyle ardımızda bırakırken.
 

Karanlık basıyor bir günün sonunda ve düşler kuruluyor gecenin serinliğinde. Düşlerimden telefon sesiyle uyanıyorum ve erkenden yola koyuluyorum Besse, Ani ve Stella’yı karşılamak için. Otelden Anahit ve oğullarını da aldıktan sonra sabah serinliğinin dağılmaya başladığı vakitlerde Sason’un yılan gibi kıvrılan siyah asfaltında, ovadan dağlara doğru yolculuğumuz başlıyor. 

Dağın yamacında kurulmuş küçük ilçeyi anlatmaya çalışıyorum Vahe’ye. Vahe, merak içinde sokakları dolaşıyor, çarşıdaki insanları izliyor. Sokaktakiler de şaşkınlıkla izliyor uzak diyarlardan gelen bu konukları. Diğer arkadaşlarımız ise yolculukta bize lazım olabilecek malzemeleri almakla meşgul. İhtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra tekrar yollara çıkıyoruz vadinin kenarında uzanan dar yollara.

Uzak diyarlardan kim bilir hangi umutlar yüklenmiş sırtlarına ve düşmüşler bu zorlu yollara. Düşlerini, hayallerini, sevgilerini yüzyılın kırılganlığında koymuşlar torbalarına. Her türlü zorluğa razı gelerek çıkmışlar bu yola. Umuda çıkan yol daraldıkça, Mereto’nun yamaçlarına çıkan dolambaçlı toprak yolda görünüyor uzaklardan. 

Dönüşü olmayan dolambaçlı yollardan “yedi çeşme” anlamına gelen Otnag yaylasına varıyoruz. Mereto’nun yamacında köylülerin yaz boyunca kaldığı yaylada yedi çeşmeden sadece birinde su akıyor kuraklıktan dolayı. Minibüs’ten eşyalarımızı indirip çevreyi seyre başlıyoruz. 

Doğduktan sonra yeryüzünü terk edip tanrılar diyarına göçen Pegasus’un kanatlarında yol almış gibi dinç duruyor Anahit. Mereto’nun esintisiyle dalgalanan beyaz saçlarının altında gözler ışıl ışıl parıldıyor. Mitolojiden fırlamış bir tanrıça gibi asil ve asi, bir o kadar da sevgi ve şefkat dolu. Yardım için uzatılan ellerin hiçbirini kabul etmiyor.
 

İçimizi ürperten esintiyle dalgalanıyor Anahit’in bembeyaz saçları. Bir asırdır zincirlerinden kurtulmak için bu anı bekler gibi. Bir asrın acılarını, hüzünlerini, umutlarını ve sevinçlerini getirmiş Sason’a. Ve buradan Mereto’nun kutsallığında savruluyor bütün yaylaya.
Tanrıça Anahit’in bereketi kaplıyor uçurumlardaki yayla evlerini. Dumanlar yükselmeye başlıyor tandırlardan, kulübelerden. Otlanmaktan gelen keçiler, koyunlar bir bir sağılıyor bütün bereketiyle. Akşam herkes birini kulübesine ağırlamanın mutlu telaşı içinde. Herkes buyur ediyor evinin bereketi çoğalsın diye.

Şehirlerin caddelerinde hayat o kadar gürültülü akar ki zamanla uyum sağlar insan bu kargaşa yaşama. Zaman gelir ve birdenbire durur, şaşırıverir o anda. Mereto’nun yamacındaki yayla evlerini gördüğümüzde zamanın durduğunu sandık o anda ve şaşırıverdik. Şehirlerin beton yapılarında unuttuğumuz doğal yaşamın bütün izleri mevcut yaylada. Hallan Çemi’de bildiğim dünyanın ilk evleri modern zamanın tüm baskılarına rağmen on üç bin yıllık geçmişiyle karşımda duruyor adeta. Bir metre yüksekliğinde taşlarla örülmüş yuvarlak bir duvarın üzeri çalı ve çırpılarla kapatılmış küçük odacıklar halinde bir sürü barınak uçurum boyunca sıralanmış. Bir sürü kadın ve çocuk mahsum ve ürkek gözlerle bizleri seyrediyor şaşkınlığımızı anlamadan.
 

Yaylada bir süre dinlenip Otnag’ın buz gibi suyunu içtikten sonra gökyüzünün kızıllığında Şeyh Bazid tepesine yürüyoruz. Aram, dağda yürümeye alışkın bir şekilde nereye gideceğimizi soruyor, zirveyi gösterdikten sonra hemen kayboluveriyor çift başlı Mereto’nun küçük tepesinde. Vahe, acemi bir dağcı gibi sallana sallana çıksa da, herkes halinden memnun bir şekilde patika yollardan ilerliyor. Stella’nın nutku tutuluyor zirveye ulaştığımızda, başlıyor anlatmaya gezdiği yerleri. 

Mitolojide dorukları bulutlara karışan ulu dağların her zaman kutsal bir yanı olmuştur. Şeyh Bazid tepesi de yöredeki Müslümanlar tarafından kutsal sayılan bir yer. Tepeye varan uzak diyarların yolcularını yüzlerce uğur böceği karşılıyor Anahit’in getirdiği berekete karşılık. Daire şeklinde taşlarla örülmüş alan içinde bir mezarla karşılaşıyoruz. Köylülerin anlattığına göre böyle bir mezar yoktu daha önceden. Şeyh Bazid’in mezarının burada olduğuna inandıkları için yöre insanı zamanla böyle bir mezar yapmış. 

Şeyh Bazid tepesinden yaylaya doğru yol alırken Besse’ye, köylülerden daha önceden duyduğum Nuh Tufanını soruyorum. Bana Vartavar’ı, Dabanag’ı ve Bişkar’ı anlatmaya başlıyor uzaktaki uçurum kayalıkları göstererek. Böylece koyu bir sohbetin eşliğinde varıyoruz yaylaya.

Karanlığın çökmesiyle birlikte ezgiler yükseliyor göğe yıldızları halaya çağırırcasına. Genç kızlar ele ele tutuşuyor ve gecenin soğuğunda halaylar ısıtıyor yürekleri. Stella da katılıyor bu ezgilere ayaklarını uydurmaya çalışarak. Sonra yorgunluk başlayınca yıldızlara kalıyor gecenin karanlığı. Kulübelerde bu sefer koyu bir sohbet başlıyor. Otnag’ın buz gibi suyundan yapılan çaylar ısıtıyor kelimelerimizi kaç dilde anlaştığımızı bile bilmeden. Sonra yavaş yavaş çekiliyor herkes gecenin karanlığında yeni düşlere dalmak için. 
 

Gecenin kapana kısılmış sessizliğinde Mereto’nun soğuk esintisiyle içim ürperirken gecenin en sadık bekçisi gibi herkesi kaldırmaya başlıyorum tan vaktinden önce. Düşlerini yarım bırakanlar bir taraftan homurdanırken, umuda yol almak isteyen Aram ve Vahe, düşlerinin peşinde karanlık gecede kaybolmaya başlıyor. Mirza ve Stella vazgeçiyorlar Mereto’ya tırmanmaktan. Rehberimiz Aydın, Fırat, Hakan, Ani, Aram, Vahe ve ben başlıyoruz tırmanmaya arkamızda Besse ve Anahit’i dualarıyla baş başa bırakarak. Gecenin karanlığında yol aldıkça aydınlanmaya başlıyor gökyüzü. Arada soluklanıp karşımızda bütün görkemiyle gözüken uzak diyarları seyrediyoruz. Bir saatte yakın bir tırmanıştan sonra Mereto’nun zirvesindeyiz artık.

Marutha… Yani Aramice “dünyanın hâkimi”. Belki de isminin anlamıyla bu kadar özdeşleşen bir dağ yoktur. Nereden bakarsanız Mereto’ya bakın, dünyanın hâkimi sanırsınız beyaz tacıyla. Tufan’da Nuh’a yol gösteren bu kutsal dağ, bütün görkemiyle dağların arasından gökyüzüne yükseliyor. Dağın zirvesindeki Asdvadzadzin kilisesi asırlara meydan okumuş harap şekilde konuklarına kucak açıyor. Rüzgârın sert, acımasız ve şiddetle estiği zamanlarda insanlara korunak oldu yüzyıllar boyunca. Ama insanların acımasızlığında harap hale geldi bu yakın zamanda. Aram ve Vahe, kilisede taşlara dokunarak dolanıyor düşlerini gerçekleştirmenin mutluluğuyla. Kilisede yakılan mumların yaydığı kutsal ışıkla göğe yükseliyor dualar. Zirvede, umutların alevlendirdiği kutsal ışık, gökyüzünü ve dağları birlikte aydınlatmaya başlıyor yavaşça. 

 

Bir başka doğuyor güneş Mereto’da: biraz uyku mahmurluğunda, biraz da zafer yorgunluğunda. Umuda yolculuk yapanların gözlerinde yansıyor gecenin karanlığını yırtan güneş. Kara geceyi ışıkla boğarak umut yolcularının düşlerini aydınlatıyor göğe usul usul yükselerek. Evet, güneş doğudan bir başka yükselir, ama Mereto’dan daha bir başka yükselir. Her insanın hayatında bir defa da olsa güneşin doğuşuna tanıklık etmesi gerektiğine inanırım. Ama her Sasonlunun da Mereto’da en az bir defa güneşin doğuşuna tanıklık etmesi gerektiği kanısındayım.

Dağlarda ve vadilerde siyah renk yerini önce kızıl, sonra da sarıya bırakıyor; gökyüzü de maviye boyanıyor. Güneşle birlikte yaşamda canlanıyor zirvede. Kuş cıvıltılarına uğur böcekleri dansla karşılık veriyor. Bir süre sonra Vahe’nin sesi yankılanmaya başlıyor adımı çağırırken. Ona taraf gidiyorum, güneşin battığı tarafa... Parmaklarıyla gösteriyor uzaktaki Sason’u. Önümde uzanan muhteşem manzaraya dalıyorum. Mereto’nun piramit gölgesi, Sason vadisinin üzerine çökmüş durumda. Piramit gölgenin kenarlarında ışın demetleriyle yavaş yavaş gölge çekilirken, güneş yeniden hayat veriyor aydınlattığı yerlere. Bir süre bu muhteşem manzaranın tadını çıkardıktan sonra dinlenmek için rüzgâr almayan kayalıkların arasında toprağa uzanıp sohbete başlıyoruz. Aram ve Vahe’ye “beğendiniz mi?” diye soruyorum. Aynı soruyu bana yönelttiklerinde “Evet” diyorum. Vahe,” o zaman ben daha çok beğendim” cevabını veriyor. 
 

Ayak sızılarının verdiği mutlulukla tekrar yaylaya dönmek için patika yollardan inmeye başlıyoruz. Yaylada hayat çoktan canlanmış. Kulübeye geçip bir taraftan kahvaltımızı yaparken, bir taraftan da gelemeyenlere yolculuğumuzu ve duygularımızı anlatıyoruz. Ve içtiğimiz her bir bardak çayda, umutsuzluktan umuda varıyoruz.

Anahit ve oğullarının bu umut yolculuğunda, bir asrın hasret yüküyle getirdikleri acıları, kederleri, hüzünleri ve umutsuzlukları, Mereto’nun esintisiyle yel olup giderken, Vartavar bayramında adanan adaklarla torbalarına mutlulukları, sevinçleri, umutları ve misafirperverliği doldurmuşlardı uzak diyarlara götürmek için. İçilen her su, demlenen her çay, yenilen her yemek umutsuzluktan umuda birer yolculuktu sanki.

Düşlerinin peşine düşen bu umut tacirleri, düşlerinde hayal ettiklerinden daha fazlasını yaşamışlardı. Anahit’in dediği gibi “her şey annemin anlattığı gibi”…

Yazı ve Fotoğraflar: Behcet Çiftçi

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV