banner27
22 Eylül 2017 Cuma

Avrupa ve ABD'nin Çilekleri Sason'dan

Maratug’da adak eşliğinde bir yüzyıl kutlaması

Dünyaca ünlü siyaset bilimci, yazar Anahit Der Minasyan, 85 yaşında yanında oğulları Arman ve Vahe de olmak üzere atalarının diyarı Sasun’a bir hac yolculuğu yaptı.Sarkis Seropyan’ın bölgenin coğrafya ve tarihinedair giriş yazısı eşliğinde bu yolculuğu, tanıklarının ağzından aktarıyoruz.

18 Nisan 2015 Cumartesi 09:35
Maratug’da adak eşliğinde bir yüzyıl kutlaması

 

Dünyaca ünlü siyaset bilimci, yazar Anahit Der Minasyan, 85 yaşında yanında oğulları Arman ve Vahe de olmak üzere atalarının diyarı Sasun’a bir hac yolculuğu yaptı.Sarkis Seropyan’ın bölgenin coğrafya ve tarihinedair giriş yazısı eşliğinde bu yolculuğu, tanıklarının ağzından aktarıyoruz.


Kimdir bu Anahit?

SARKİS SEROPYAN
sseropyan@agos.com.tr

Doğu illerimizden Muş-Bitlis, hele ki Sasun’la uzaktan yakından ilgilenmiş olanlar bir şeyler sezinlemiş olsa da, Anahit Der Minasyan’ın iki oğluyla ta Fransa’nın göbeğinden kalkıp bu dağlarda ne aradığını, dahası neyin yüzüncü yılını kutladıklarını anlatmanın zorunlu olduğunu biliyor, bunu da olabildiğince özetleyerek yapmayı vaat ediyorum.

Önce biraz coğrafya

Dünya haritalarında, dahası İstanbul’da basılmış olan Faik Sabri Duran imzalı orta ve büyük atlaslarda, tarihsel haritaların Anadolu bölümünün doğusunda, 40’lı, 50’li yıllara kadar ‘Armenia’ diye yazardı, ta ki bazı ‘ağır abiler’in kanına dokunup bu tür atlaslar toplanıp imha edilene kadar. Sözü geçen Armenia’nın, yani Ermenistan’ın bir ülkeden ziyade, orada yaşayan bir ulusun adı olduğunu sonradan kendi aklımızla keşfettik.

Gençlik yıllarımızda Ermenicede okuma  imkânı bulduğumuz kitapların anlattığına göre Roma, Pers, Bizans gibi çağının güçlü devletleri arasına sıkışmış olan bu Armenia adlı, feodal ilişkilerden devlete bir türlü geçemeyen ülke, bu büyük devletlerin arka bahçesi olarak yaşamını sürdürüyordu. Zaman zaman özerkliğin keyfini süren Armenia (Ermenicede Hayk diye telaffuz edilip hem Hay-Ermeni’nin çoğulu, hem de Ermenistan anlamı taşır) egemen olduğu dönemlerde topraklarını genişletmiş. Bu geniş alana dahil olan Aras Nehri’nin iki yakası, yukarı Fırat’ın iki yakası yani Kars, Erzurum, Erzincan, Muş, Van gibi hayli geniş bir coğrafyaya Medz Hayk (Büyük Ermenistan) demiş dünya âlem. Bunun dışında Birinci Hayk (Kayseri), Pokr Hayk (Küçük Ermenistan-Sivas), Dördüncü Ermenistan, gibi birçok coğrafik terimler yer alıyor haritalarda. Ve kimileri Medz Hayk deyimini telaffuz ettiğinde ‘ağır abiler’imizin düşündüğü gibi Büyük Ermenistan hayali kurmuyor Muş’un, Van’ın, Erzurum’un topraklarına göz dikmiyor.

Şimdi de Büyük Ermenistan’ın merkezi bir bölgesine, Sasun-Sasun adı da verilen Muş Ovası ile Kozluk, Batman, Siirt’in arasında kalan bölgeye bir adak ziyaretine gelen Profesör Anahit Der Minasyan’ın kim olduğuna kısaca bir göz atalım.

Kimdir bu Anahit?

Adını Ermeni pagan toplumunun ana tanrıçasından alan bu bilim kadının biyografisi konumuzu aşar. Fransa’nın ünlü Sorbonne Üniversitesi’nde  uluslararası ilişkiler tarihi, Ermeni toplumsal-kültürel ve siyasi tarih konularında çalışmalar yapan, eğitim veren, kitaplar yazan Anahit Der Minasyan’ın kayınpederi ise ‘Bir İhtilalcinin Anıları’ adlı sekiz ciltlik bir eserde ‘Büyük Hayk’ın anatomisini çıkaran Rupen Der Minasyan. Anahit Der Minasyan’ın annesi Armenuhi Kevonyan dünyayı dolaşıp dinlediği Muş ezgilerini notaya döküp kitaplaştıran bir müzikolog.  Armenuhi’nin babası, yani Anahit’in dedesi her dönem seçilmiş Muş milletvekili ‘Daroni Sokhag’ lakaplı (Daron-Muş bölgesi, ‘sokhag’ ise bülbül) Keğam Der Garabetyan. Armenuhi’nin ninesine gelince, 18. yüzyılın Daron bölgesinde, Musa Beg adlı bir zorba Kürt ağasının yeğeni için Khars köyünden, Res Miro’nun evinden silah zoruyla kaçırdığı yetim kız Gülizar, nam-ı diğer Gülo. İşte bu Gülo’nun ağıtları bugüne kadar dengbejler tarafından kulaktan kulağa söyleniyor. Musa Beg ise Ermeni ıslahat hareketi günlerinde hapse dahi atılmış olup Gülizar’ı da iade etmek zorunda kalmış. Sonunda Gülo’yu da evine alan, onunla hayatını birleştiren Daron’un bülbülü Keğam Der Garabetyan olmuş.

Gülo ile Keğam Der Garabetyan Şişli Ermeni Mezarlığı’nda ebedi uykularını uyuyorlar. Onların kızı Muş’tan çok uzakta Paris’te yatıyor. Ancak torunlar, atalarının yaşadığı topraklara ziyaret için bile olsa geldiler. Anahit’in (o adının sıfatsız kullanılmasını yeğler hep) Muş’u ilk ziyareti benim mihmandarlığımla olmuş, onu Khars köyünde, Res Miro’nun şimdiki sahiplerinin oturduğu evde konuk etmiş, kameralarımıza akseden duygularını kaydetmiştik. Muş için ayırdığımız günün bitiminde “Ne yani, ben 80 yıl sonra Muş’a gelip bir gün mü kalacağım” diye kızmıştı bana da, ancak Surp Garabet’e ‘Dere Çengeli’ye gitmeyi vaat ederek sakinleştirebilmiştik. “Sevgili Anahit, bu kez Sasun ziyaretin daha da kısa sürdü. Buna rağmen kızmamış, seneye yine gelirim diye teselli bulmuşsun.”

Anahit Der Minasyan’ın oğulları Vahe ve Aram ile birlikte Paris’ten Maratug Dağı’na, Pürşenk Yaylası’na ve Partsır Asdvadzadzin’e yaptığı  ziyareti, bu yolculuğu düzenleyen Besse Kabak’tan dinleyelim.


Maratug Dağı’ndan Tavit’in Evi’ne yolculuk

BESSE KABAK
bessekabak@hotmail.com

Telefonunda konuştuğum kişi Anahit Der Minasyan’dı ve yazar Sasun’u ziyaret etmek istediğini söylüyordu. Çoğu insan için Sasun’un şartlarının neredeyse kâbusa dönüşebileceğini bildiğimden, Anahit Der Minasyan’ın isteğini hemen kabul etmeyerek karşılaşabileceği sorunları anlatıp bir yerde onu vazgeçirmeye dahi yeltendim.  Neyse ki Avrupa’da doğup yaşamış olmasına ve ilerlemiş yaşına rağmen anlattıklarım onu vazgeçirmemiş, aksine sanki daha da teşvik etmişti. “Ben her şeyi göze alarak gelmeyi kabul ediyorum.  İzinlerini ayarlayabilirlerse çocuklarım da gelmek istiyor…”

Batman havaalanında Behçet Çiftçi arkadaşımız karşılıyor bizleri. Sağ olsun, kendisine “Gülizar’ın torunu Anahit Der Minasyan Sasun’u ziyaret etmek istiyor” demem yeterli olmuştu. Bayram günüyle grubumuza katılmakla kalmayıp bizlerden iki gün önce Batman’a gelen Anahit Der Minasyan  ve oğullarını Hasankeyf’e götürerek misafirlerimizi en güzel şekilde ağırlamıştı.

Yolda “Bana hanım veya siz diye hitap etmezseniz sevinirim” dediği için gezi boyunca kendisine Anahit Mayrig (anne) demeye karar veriyoruz.

Her daim kutsal Maratug

Minibüsümüz Maratug Dağı’nın eteklerinden yukarı doğru keskin virajlarla yol aldıktan sonra, sonunda öğlen saatlerinde yaylaya ulaşıyoruz. Yaylada, taşlarla örülü duvarlar, muşamba ve otlardan yapılan çardaklar, insanda ister istemez zamanın burada durmuş olduğu hissini oluşturuyor. Anahit Mayrig, yüzünde memnuniyet ifadesiyle, uçurumun hemen yanı başında kurulu yayla yerinde, sadece yemek ve uyumak gibi zaruri ihtiyaçları karşılayabilecek malzemelerin bulunduğu bu sade yaşamı uzun uzun seyredip “Tıpkı annemin anlattığı gibi” diyor.

Çadırları kurduktan sonra grup üyeleriyle birlikte Maratug’un günümüzde Şayhbazit olarak adlandırılan küçük başını keşfetme kararı alıyoruz. Anahit Mayrigse engebeli yollarda yürümekte sorun yaşadığından, halinden şikâyet etmeden katılamayacağı yerlerde grup üyelerinin geri dönüşünü sabırla beklemeyi tercih ediyor.

Maratug Dağı bölge halkı için günümüzde dahi kutsal sayılıyor. O kadar ki yemin ederken bölge halkının Müslüman, Hıristiyan fark etmeksizin kutsal kitap isimleri yerine Maratu’nun ismini kullanıyorlar. Anlatılar eşliğinde ‘cukhdag kılukh’ [çift başlı] Maratug Dağı’nın küçük başının zirvesinde bulunan ziyaret yerine ulaşmış oluyoruz. Daha çok, yeni doğum yapan kadınların ziyaret ettikleri dağın başındaki taşlarla örülü küçük alanda bulunan mum yakılan çömlek parçaları, herkesin dikkatini çekiyor. Uğur böceklerini gördüklerindeyse bu kez herkesin yüzünde gülümseme beliriyor.

Yemek sonrası ‘ukhd’ yani adak hazırlıklarımızı yapmaya başlıyoruz. İnsanların İstanbul'dan göndermiş olduğu bulgur ve mumları çıkarıyorum çantamdan. Mumları bir birlerine karıştırdıktan sonra, gönderen insanların istekleri doğrultusunda yarısını kilisede yakılmak üzere, diğer yarısınıysa yaylada yaşayanlara dağıtmak üzere ayırıyoruz.

Atamın evinde bizler yorgunluk çayı içerken kadınlar da bir yandan akşam yemeği için hazırlık yapmakta.FOTOĞRAF • BESSE KABAK

Gecenin ortasında yolculuk

Güneşin doğuşunun ihtişamına tanık olabilmek adına tırmanışa erken saatlerde başlama kararı aldığından, gecenin üçünde Behçet “Saat geldi, haydi kalkın” diyerek herkesi uyandırıyor. Aşağıda kalanlar el birliğiyle çardağı düzenleyip kahvaltı hazırlıklarına başladığında grup üyeleri de dönüyor. Dondurucu soğuğa rağmen her biri ‘ukhd’tan çok etkilenmiş olduğunu fark ediyorum. Ani, tüm mumların yanması için kilisede uzun uğraşlar vermiş olduğunu anlattıktan sonra, “Duamızı ettik. Mumlar sönene kadar orada bekledim, sonra da hep birlikte güneşin doğuşunu seyrettik” diyor. Aram ise zirveden seyredebildiği, sıradağlarla çevrili, çevre illerin rahatlıkla görülebildiği muhteşem manzaraya hayran olmuş.  Kahvaltıdan sonra sohbet ortamı oluşuyor. Bölgenin tüm tarihçesini üniversitede ders olarak anlatacak bilgiye sahip Anahit Der Minasyan, daha önceki konuşmalarımızda “Sasun’un sadece 19. yüzyıla kadar olan tarihini biliyorum” dediği için, ona Sasun’daki yaşantımız ve büyüklerden dinlediğim kadarıyla eski kutlamaları anlatıyorum. Anlattıklarımdan etkilenmiş olacak ki “Aslında bugün biz 1914’te son kez barış, kardeşlik ve sevgi içinde büyük topluluklar halinde kutlanılan Maratug ‘ukhd’unun yüzüncü yıldönümünü kutluyoruz” diyor. 

Sabah saatlerinde köyden gelen Hikmet Abi’nin Ermenice şarkı okuduğunu bildiğimden, misafirlerimize sürpriz yamak istiyorum. Ancak onun Anahid Mayrigin büyük annesi Gülizar’ın şarkısını bilmesi benim için de sürpriz oluyor. Hikmet Abi babasından öğrenmiş olduğu Gülizar’ın hikâyesinin anlatıldığı ağıtı okurken, aradan 125 yıl geçmiş olmasına rağmen Gülizar’ın yaşadığı eziyetler çardaktaki kadınların gözlerinin dolmasına neden oluyor. “Ben bir garip Ermeni kızıyım, kendi dinimin esiriyim, öldürsen de ben dinimden vazgeçmem…”  İnsanlar yapılan zorbalıklar karşısında onun şarkısıyla dayanacak gücü bulmuş, yıllar yılı hem kendilerine hem de Gülizar’a ağlamışlar. Bu yüzden Gülizar sadece Anahit Der Minasyan’ın değil tüm ezilmiş insanların nenesi sayılıyor.

Geceyi Sasun’daki öğretmen evinde geçireceğiz. Grup üyelerinden ayakta kalabilen arkadaşlarla birlikte ayını akşam Sasun Belediye Başkanı Cuma Uçar’ı ziyarete gidiyoruz. Sonrasında  Sasun’da uzun yıllar öğretmenlik yapan Fahreddin Yıldız’ın evinde Ramazan Bayramı’nın ilk günüyle misafiriz. Sabah kahvaltısı olmakla birlikte, sofrada baklavasından böreğine, kekinden içli köftesine varıncaya kadar her çeşit yiyecek mevcut. Fahreddin Hoca’nın annesinin yüzünde hepimizin dikkatini çeken dövmeyi sorduğumuzda ailesinin Muş'tan Halep'e gittiğinde yapılmış olduğunu öğreniyoruz. Nenenin de Muş kökenli olmasına sevinen Anahit Mayrig, nineyle birlikte hatıra fotoğrafı çekiliyor. 

Aram Der Minasyan Tavit’in evinde. FOTOĞRAF • BEHCET ÇİFTÇİ

Tavit’in evinde

Sasun Kaymakamı Cihat Arık'la da sıcacık, samimi bir sohbetle bayramlaştıktan sonra,  minibüsümüz bu kez Sasun destanında da yer alan ‘Tavit’in Evi’ olarak adlandırılan kaleye doğru yol alıyor. Tabelalarda Kale Yolu olarak yazılsa da halk arasında Bozuka olarak bilinen yerleşim yerinde eskiden değirmenler bulunsa da şimdilerde sadece tek bir değirmenin kalıntısı kalmış.

Kaleye çıkmadan önce iki gözlü çeşmeyi ziyaret edeceğiz. Sasunlu Tavit  Destanı’nın bazı derlemelerinde de yer alan çeşmenin hikâyesini, Sasunlu Tavit’in soyundan geldiğini söyleyen Norig Amca’dan öğrenmiştim. “Tavit’in ölüm haberini alan karısı, dövünerek ağlamaya başlamış. Tavit’in annesiyse gelinine ‘Niye ağlıyorsun! Tavit öldüyse kardeşi hâlâ burada, sağ’ demiş. Bu, soyun devam edebilmesi için kaynıyla evleneceği anlamına gelmekteymiş. Tavit’in eşi duyduğu bu sözler üzerine kendini kaleden aşağıya atmış. Bedeni parça parça olmuş, iki memesinin düştüğü yerse iki gözlü çeşmeye dönüşmüş.”

Kalenin yamacının hemen altında bulunan ve halk arasında Çavraşın (Siyah Göz) çeşmesi olarak adlandırılan yerde suyun toprak üzerinde belli belirsiz akmakta olduğunu görüp üzülüyorum. Ancak çeşmenin suyu kurusa, Tavit’in Evi olarak adlandırılan kale yerle bir olsa dahi Tavit’in Destanı sayesinde bu hikâyelerin nesilden nesile aktarılarak yaşamaya devam edeceğini, düşünerek teselli buluyorum.

Zulada mutlu anılarla

Gezimizin son durağında Bedros Arakyal, Manastırı’nı ziyaret eden arkadaşlarımızın dönüşünü beklerken  Anahit Mayrig’le birlikte  muhtarın evinin bahçesindeki ağaçların gölgesine sığınıyoruz. Bugünün hatırası olsun diye bahçeden birkaç tane ceviz istediğimde “Bizim yüzümüzden insanları rahatsız etme” diye kızsa da dalından koparılmış yeşil cevizleri gördüğünde sevinerek göndereceği kişileri belirlemeye başlıyor. “Biri Amerika’daki Garo Sasuni’nin çocuklarına, biri Fransa’daki...”

Konuşmalar esnasında muhtar bir ara seneye belki de manastıra kadar yolun yapılabileceğini söylediğinde Mayrig “O zaman seneye mutlaka tekrar gelip manastırı göreceğim” diyor.

O son gece, Aram ve Vahe’nin yıldızlarla bezeli gökyüzünün altında uyuyabilmeleri için damda döşek seriliyor. Sabah köyü tanımak için yapılan kısa yürüyüşte, bizi evlerine davet eden komşularla karşılaşıyoruz. Burada geçirilen kısacık günler içinde atalarımızdan kalan kiliselerin, evlerin yıkıntılarını görmüş, üzülmüşlerdi ancak her seferinde bu yıkıntıların üzüntüsünü hafifleten misafirperver dost canlısı insanlarla bir araya gelebilmiştik.

Onları Batman’a götüren minibüsle yola çıktıklarında arkalarından su dökerken, çocuklarına, torunlarına artık sadece acı yılların anılarını değil, buradaki insanlarla birlikte yaşadıkları güzel anları da aktaracaklarını düşünerek seviniyorum.


Bir Asır Sonra Mereto’da Vartavar Bayramı

BEHCET ÇİFTÇİ
77behcet@gmail.com

Bundan bir asır önce dostlukların, akrabalıkların ölümcül darbelerle kırılmadığı bir zaman diliminde, kutsal Mereto Dağı’nın zirvesinde, Sasunlular Ermeni’si, Kürt’ü ve Arap’ıyla hep birlikte coşkuyla kutlardı Vartavar Bayramı’nı.

Aradan geçen bir yüzyıl sonra kutsal Mereto Dağı’nın yamaçlarında, bir anne ve iki oğul, ata topraklarında yaşanmışlıkların,  hayallerinin peşinde. Paris’ten Sasun’a, umutsuzluktan umuda… Vartavar’ı kutlamak için Mereto Dağı’na yaptığımız bu yolculukta, mitlerdeki efsaneler ile gerçekler arasında dolanıp durduk. Kimi zaman mitler gerçeğe, kimi zamanlarda ise gerçekler mitlere dönüştü.

İki ay öncesinden Besse aramıştı beni, Mereto kutlamaları için. Telefonda önce sürpriz bir isim diyor ama sonunda dayanamayıp Anahit’in geleceğini söylüyor.  İsim bana önce yabancı geliyor, mitolojideki bereket tanrıçası dışında. Ama “Gülizar’ın torunları” deyince, daha iyi anlıyorum konuklarımızın önemini.

Temmuz ayının kavurucu sıcağı, yerini gecenin serinliğine bırakmış. Havaalanında konuklarımızı biraz da telaşla bekliyorum. Karşılaştığım yüzlerden hiçbiri fotoğraftan gördüğüm Anahit’in yüzüne benzemiyor. Bir süre sonra görevli ısrarlarıma dayanamayıp içeri alıyor beni. Bagaj teslim alma bölümünde karşılaşıyorum Anahit’le. Meğer misafirlerimizin bagajları İstanbul’daki gümrüğe takılmış. Havaalanında bagajların bize ulaşacağı teminatını aldıktan sonra, otele doğru yol alıyoruz.

Partsır Asdvadzadzin Kilisesi. FOTOĞRAF • BEHÇET ÇİFTÇİ

Hasankeyf kaçamağı

Vahe ve Anahit Der Minasyan. FOTOĞRAF • BEHCET ÇİFTÇİ

Ramazan ayı boyunca Batman’da gündüzleri yazın kavurucu sıcağında caddeler bomboşken, iftarla birlikte herkes gecenin serinliğine akıyor. Arkadaşım Hakan’la birlikte Vahe ve Aram’la sohbet etmeye başlıyoruz. Vahe, önce Batman Müzesi’nde Mereto’daki kiliseden çıkarılan kitabeyi, öğleden sonra da Hasankeyf’i görmek istediğini söylüyor. Konuklarımızla dinlenmeleri için vedalaşıyoruz.

Sabah otele ulaştığımda Anahit, Vahe ve Aram, lobide hazır bekliyorlar beni. Taksiye atlayıp müzeye on dakikada varıyoruz. Fakat müzenin resmi açılışı yapılmadığından ve Mereto’daki kitabe, laboratuvara kaldırıldığından eli boş dönüyoruz.

Eski Batman pazarındaki saatlerden sonra akşamüstünün serinliği çökerken, petrol kuyularının arasından Dicle’nin oyduğu vadilerdeki mağara evlerine dalarak Hasankeyf’e varıyoruz. Burası insanoğlunun öyküsünün suyla yazıldığı, suyun Dicle’yi, Dicle’nin Mezopotamya’yı yarattığı yer. Akşamın kızıllığı Dicle’ye düşünce bir başka güzel oluyor, keyifle seyre dalıyoruz hep birlikte.

Mereto Yaylası’nda duran zaman

Ertesi sabah bu kez de Besse, Ani ve Stella’yı karşılamak için erkenden yola koyuluyorum. Otelden Anahit ve oğullarını da aldıktan sonra Sasun’un yılan gibi kıvrılan siyah asfaltında, ovadan dağlara doğru yolculuğumuz başlıyor. Mereto’nun yamaçlarına çıkan dolambaçlı toprak yol da görünüyor uzaklardan. Dönüşü olmayan dolambaçlı yollardan ‘yedi çeşme’ anlamına gelen Otnag Yaylası’na varıyoruz. Mereto’nun yamacında köylülerin yaz boyunca kaldığı yaylada, yedi çeşmeden sadece birinde su akıyor kuraklıktan dolayı.

Doğduktan sonra yeryüzünü terk edip tanrılar diyarına göçen Pegasus’un kanatlarında yol almış gibi dinç duruyor Anahit. Mitolojiden fırlamış bir tanrıça gibi asil ve asi, bir o kadar da sevgi ve şefkat dolu. Yardım için uzatılan ellerin hiçbirini kabul etmiyor.

Akşam herkes birini kulübesine ağırlamanın mutlu telaşı içinde. Mereto’nun yamacındaki yayla evlerini gördüğümüzde, zamanın durduğunu sanıp şaşırıyoruz. Hallan Çemi’de bildiğim dünyanın ilk evleri on üç bin yıllık geçmişiyle karşımda duruyor âdeta. Bir metre yüksekliğinde taşlarla örülmüş yuvarlak bir duvarın üzeri çalı ve çırpılarla kapatılmış küçük odacıklar halinde bir sürü barınak, uçurum boyunca sıralanmış.

Yaylada bir süre dinlenip Otnag’ın buz gibi suyunu içtikten sonra, Şeyh Bazid Tepesi’ne yürüyoruz. Aram, zirveyi gösterdikten sonra hemen kayboluveriyor çift başlı Mereto’nun küçük tepesinde. Vahe, acemi bir dağcı gibi sallana sallana çıksa da, herkes halinden memnun bir şekilde patika yollardan ilerliyor.

Mitolojide, dorukları bulutlara karışan ulu dağların her zaman kutsal bir yanı olmuştur. Şeyh Bazid Tepesi de yöredeki Müslümanlar tarafından kutsal sayılan bir yer. Daire şeklinde taşlarla örülmüş alan içinde bir mezarla karşılaşıyoruz. Şeyh Bazid’in mezarının burada olduğuna inandıkları için yöre insanı zamanla böyle bir mezar yapmış. 

O gece Mereto’nun soğuk esintisiyle içim ürperirken gecenin en sadık bekçisi gibi herkesi kaldırmaya başlıyorum tan vaktinden önce. Rehberimiz Aydın, Fırat, Hakan, Ani, Aram, Vahe ve ben, arkamızda Besse ve Anahit’i dualarıyla baş başa bırakarak başlıyoruz tırmanmaya. Gecenin karanlığında yol aldıkça aydınlanmaya başlıyor gökyüzü. Bir saate yakın bir tırmanıştan sonra Mereto’nun zirvesindeyiz artık.

Dünyanın hâkimi

Marutha… Yani Aramice “dünyanın hâkimi”. Belki de isminin anlamıyla bu kadar özdeşleşen bir dağ yoktur. Tufan’da Nuh’a yol gösteren bu kutsal dağ, bütün görkemiyle dağların arasından gökyüzüne yükseliyor. Dağın zirvesindeki Asdvadzadzin Kilisesi, asırlara meydan okumuş harap şekilde konuklarına kucak açıyor. Aram ve Vahe, kilisede tek tek taşlara dokunuyor. Yakılan mumların yaydığı ışıkla göğe yükseliyor dualar.

Anahit ve oğullarının bu umut yolculuğunda, bir asrın hasret yüküyle getirdikleri acıları, kederleri, hüzünleri ve umutsuzlukları, Mereto’nun esintisiyle yel olup giderken, Vartavar Bayramı’nda adanan adaklarla torbalarına mutlulukları, sevinçleri, umutları ve misafirperverliği doldurdular uzak diyarlara götürmek için.

Düşlerinin peşine düşen bu umut tacirleri, düşlerinde hayal ettiklerinden daha fazlasını yaşadılar. Anahit’in dediği gibi “Her şey annemin anlattığı gibi”…

Kaynak:Agos Gazetesi
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/7765/maratugda-adak-esliginde-bir-yuzyil-kutlamasi

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV