banner27
22 Eylül 2017 Cuma

Avrupa ve ABD'nin Çilekleri Sason'dan

ONURUNA ESİR DÜŞEN ACILAR

15 Eylül 2016, 14:21
ONURUNA ESİR DÜŞEN ACILAR
Nurten Bozkurt

   Yıllar, takvimlerin sayfalarına gizlenmiş tozlu geçmişlere merhaba derken hüzün kaplıyordu kim bilir kaçıncı savaştan acımasızca darbe alarak çıkan pusulu gözleri. O gözler ki defalarca yıkılıp inşa edilen sevgi duvarına her defasında bayrak dikmek için çaba sarf ederken metrelerce yükseklikteki gönül duvarından yere çakılan ve etrafa kimsesizce dağılan duygulara tanık olmuştu. Bu duyguların yüzde bıraktığı en acıklı trajediydi kırışan çizgiler. Yüzde oluşan her bir çizgi yaşanan her bir acının canlı tanığıydı adeta. Ne desem ki diye içinden geçiriyordu harap olmuş bir beden. Ta ki eline aldığı fotoğrafa dikkatlice bakana kadar. O zaman en acı sözler birer göz yaşına dönüşerek süzülmeye başlıyordu. bu kadar acıyı dile değil de göze döken fotoğraf karesinde ne vardı? Diye düşünürken birden zaman çarkını geriye doğru çevirdi ve fotoğraftaki yıllara döndü yürek.

        Mevsimlerden ilkbahardı. Nisan ayının getirdiği kutsal doğanın diriliş bayramı başlıyordu bugün. Güneş yeni sınırlara krallığını ulaştırmak için ordularını keşfe gönderen bir imparator gibi doğuyordu doğunun en ücra köşesinde yer tutan Oğuz köyüne. Ezidilerin (YEZİDİLERİN) kültürleriyle renk kattığı bu köy, baharın gelişini tavus kuşlarının bağrışmaları arasında kutluyordu. Bu gün kırmızı çarşambaydı. Bu gün doğa küllerinden direne direne doğuyordu. Yeni umutlar yeni sevinçler sarıyordu etrafı. Alabildiğine beyaz fistanlara bürünmüş kızlar çeşme başlarında dolanırken etrafında neler olup bittiğini anlamaya çalışan bir yabancı tüm dikkatleri üzerine çekiyordu.

   Bu yabancı yağız delikanlı Oğuz köyüne misafirliğe gelen Mirza’ydı. Mirza yıllardır Oğuz köyüne yakın olan komşu köyde oturuyordu. Aralarında yıllardır anlaşmazlık bulunan bu köylerin huzurunu sağlamak adına köye gelen Mirza gördüğü renk cümbüşünün karşısında donup kalmıştı. Tavus kuşlarının rengarenk tüyleri arasında gözleri derine dalan Mirza <hoş geldiniz> sözüyle irkildi. Gözlerini sesin olduğu yöne çevirirken inanılmaz bir aydınlık sardı etrafı. Kalbi hızla çarpan Mirza gördüğü bu güzellik karşısında dayanılmaz bir kalp atışıyla titremeye başladı. Karşısında adeta bir melek vardı. Beyaz pullarla örülü, parlak, uzun bir elbise içinde gözleri zeytin karasına çalan açık bir ten ve gülümseyen bir yüzle karşı karşıya kalmanın verdiği heyecan nutkunu tutmuş olsa gerek. İki defa kekeledi. Benim adım Mirza diyebildi. Karşısında duran güzel ise benim adım Zerdeşt dedi. Hoş geldiniz tekrardan bir bardak su uzatarak yol yorgunusunuz iyi gelir dedi.

       Mirza bu büyünün bozulmasını hiç istemiyor gibiydi. Ta ki karşıdan gelen Adil Bey’i görene kadar. Adil Bey bölgede hatırı sayılır bir büyüktü. Zaten büyüklüğünü de misafirliğine gelen genç delikanlıya yerini vererek gösteriyordu. Hoş geldin evladım. Sen Müslüman köyünden misin? Diye sordu. Mirza evet komşu köyden geliyorum. Aramızda yıllardır araziler yüzünden husumet var. Artık barış gelsin istiyorum. Hepimiz mutlu bir şekilde anlaşmak varken neden didişiyoruz dedi. Adil Bey: Haklısın oğlum. Bugün kırmızı Çarşamba bu gün bizim inancımızda dünyanın yeniden doğuşu başlar. Bu günde küs kalmak bize yakışmaz dedi. Fakat Mirza bir isteğim var senden bu barışı yapıyorsak yarın gelip de kimse araziler için adam vurmasın.

      Bu olursa bu sefer güneşe bakarak ettiğimiz ibadetler bile başkaldırımızı engelleyemez. Mirza beyazlar içinde önünden geçen Zerdeşt’in büyüsüne kapılarak tabi ki Adil Bey haklısın diyebildi. Ve dayanamayarak atıldı. Zerdeşt’e hangi yoldan döneceğim diye sordu. Zerdeşt gülümseyerek beni takip et dedi. Adil Bey’le vedalaşan Mirza gördüğü bu eşsiz güzelin peşinden bilinmeyen bir diyara doğru yolculuğunu sürdürüyordu. Gözleri rengarenk bir dünyanın içinde dolanırken yüreği direnmek yerine teslim olmayı arzuluyordu. Zerdeşt gülümseyerek Mirza’ya döndü. Yabancısın sanırım diyebildi. Gözlerindeki parıltıya bakılacak olursa Zerdeşt kalbinin fatihini çoktan bulmuştu. Ama birden bu parıltıyı bir derin bir karanlık esir etti. Düşünceler birer kurşun gibi yağmaya başladı bedenine. O Müslüman eğer onu seversem beni red etmekle kalmazlar. Hem öldürürler hem de büyük bir acı yaşatmış olurum Adil babama. Hakkım yok buna diyerek biraz daha sert bakmaya başladı. Mirza’ya dönerek ben devam edemem yolun açık olsun yabancı dedi. Gitme demek istiyordu yana yakıla fakat diyemedi. Hüzünlü bir ayrılıştan sonra her iki tarafta birbirini düşünmekten kendini alamadı.

    Ta ki karanlığın daha derin çöktüğü acıklı günlere kadar. Aradan iki ay geçmişti. Müslüman köyünden bir genç Oğuz köyündeki bir aileyle tarla sınırı yüzünden kavga etmeye başladı. Sonu kötü biten bu kavga büyük bir savaşın çanlarını çaldı. Adil Bey Mirza’ya haber saldı. Mirza atına bindi. Dur durak bilmeden Oğuz köyüne vardı. Cesur bakışlarıyla yürekleri dağlayan Mirza ela gözleriyle kendine hayran bıraktırıyordu. Buyur Adil Bey beni çağırdın diyebildi. Adil Bey bu iş için anlaşmıştık. Husumet olmayacaktı. Bugün tarla sınırıyla başlayan tehdit yarın buradan çıkınla son bulur. Buna bir dur demenin tam zamanı diyerek silahına dokundu. Namluyu Mirza’ya yöneltti. Zerdeşt duygularıyla savaşırken gözlerinde yaş belirdi. Mirza gülümseyerek sadece Zerdeşt’in gözlerine bakıyordu. Onu ne ölüm ne de geride bırakacakları korkutmuyordu. Zerdeşt’in o kara gözlerinde dağılan ışık onu zaten öldürmeye yetiyordu. Karşısındaki namlu karşısında gülümserken Adil Bey’in düşmanlığı gözlerinden okunuyordu. Bir an önce tetiği çekip güvende olmak istiyordu. Elini tetiğe doğrulttu. Mirza ise bir adım daha yaklaştı gülümseyerek. Zerdeşt olacakları biliyordu. Atıldı birden babasının elindeki silaha doğru. Yapma baba dedi. Biz öldürmeyiz. Biz kötü olamayız diyebildi. Babası kızım çekil öldürmesek bizi yok edecekler. Babasının elindeki silahı almak isterken nerden geldiği belirsiz bir kör kurşun değdi Adil babaya. Meğerse önlem olarak Müslüman köyden gelen gençler olmuş. Ve haber vermeden silahı görünce sıktılar.

     Kanlar içinde yere serilen Adil baba : “Zerdeşt bak işte kızım biz kötü olamıyoruz. İşte bundan kaybediyoruz.” diyebildi. Babasının kanlar içinde son nefesini verişine tanık olan Zerdeşt öfke ile aşk arasında savaşan duygularla Mirza’ya baktı.

    Mirza : -Gel benle Zerdeşt dedi. Bu köyler huzura kavuşmaz. Evlen benle belki bu kör talih düzelir, barış getiririz. Zerdeşt son derece öfkeyle haykırdı. Sen ne barışından bahsediyorsun. Ailemi parçaladınız. Ocağımızı söndürdünüz. Sence gelir miyim senle? İkinci defa ailemi yaralar mıyım hiç. Mirza bu tatlı bakışı, güzelliği kalbine yazmıştı bir kere. Asla vazgeçmeyecekti. Benimle gel dedi. Gideceğiz. Hayır diye diretti Zerdeşt. Seninle olmayacağım. Mirza yüzünü dönerek bekleyeceğim seni bir aya kadar kararını kalbinden yana verirsen bendesin zaten eğer kararını düşüncelerinden yana verirsen karşımdasın. Karşımda da olsan seni yine yanıma alacağım dedi. Bu deli cesareti gözlerde gören Zerdeşt sonunun kötü olacağını biliyordu. Ve kararını vermişti. Dayısının oğluyla Almanya ya gidecekti orada evlenecekti. Böylelikle ailesine ihanet etmeyecek ve onurlu bir insan olarak ölecekti.

    Aradan on gün geçmişti. Artık karar verme anı yaklaşıyordu. Zerdeşt bir mektup yazmaya başladı içine de bir fotoğraf bırakarak dayısının oğluna yola çıkalım dedi. Mektubu beş gün sonra eline alan Mirza’nın ela gözlerinden yaşlar birer birer süzülmeye başladı. O cesur bakışlardan geriye kalan sadece idam sehpasında ölümü arzulayan bir yürekti. Satırları okumaya başlarken gittikçe sararıyordu.

   Seni yürekten sevmiştim Mirza sen ise beni yürekten yaraladın. Herkes bir şeylerle sınanırmış benim mahkemem sen, cezam ise dayımın oğlu oldu. Sen bu yazıyı okurken ben Almanya’ da evli olacağım. Belki de hiç sevmediğim bir adamda her defasında seni arayacağım. Fakat şu da bir gerçek ki onurumla ölmenin mutluluğu beni ayakta tutacak. Bu fotoğrafı sana bırakıyorum her çılgınlık ve deli cesareti gözlerine dağıldığında beni karşında gör ve dur. Yanında değilim. Çünkü ben kalbindeyim. Beni asla unutma.  

   Bu satırları okuyan Mirza bağırarak gürledi. Belindeki tabancaya davranarak havaya ateş etti. Ağlayarak fotoğrafa baktı. Yanımda olmuyorsan onurun için beni terk ettiğin o onurlu insanlarını burada yaşatmayacağım. Her birinin toprağını terk edişini gördüğünde beni terk etmenin aslında onurunu korumak yerine daha fazla zedelediğini göreceksin diye haykırdı. Aradan iki yıl geçmişti. Zifiri bir karanlıkta oturan Mirza’ya haber geldi. Bütün Oğuz köyü boşaltıldı. Hepsi yurt dışına göç ediyor. Mirza aldığı bu haberi sevinçle karşıladı. Atına atladı. Zerdeşt’i ilk gördüğü yere geldi. Atından aşağı atladı. Zifiri karanlıkta en son şu sözcükler duyuldu. Onurunu korudun ama beni kaybettin. Karanlığın içerisinden bir çift ateş sesi yankılandı. Bomboş olan köy meydanında inleyen son ses namludan dökülen kurşunun sesi oldu. 

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • MMK 12 ay önce yorumlandı

      yılların biriktirdiği acılar takvim sayfalarında saklıdır. bazen gizli gizli dökülür tozlu terek raflarından kim bilir kaç hüzün püslü gözlerden dökülmüştür hikaye güzel yazılmış başarılar daim olsun ...melik meliki köroğlu

    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    Sason'un en önemli kültür varlığı hangisi?

    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    KİM KİMDİR? Tümü
    SENDE YAZ
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    Ziyaretçi Defteri
    ARŞİV